Depremle Ölüp Depremle Açığa Çıkanlar | Prof. Dr. Mehmet ÖZHANLI
  • Çalışma Saatleri: Hafta içi ve Cumartesi: 09:00-18-30 Pazar: Kapalı

Depremle Ölüp Depremle Açığa Çıkanlar

Depremle Ölüp Depremle Açığa Çıkanlar Resim

Depremle Ölüp Depremle Açığa Çıkanlar

Portakal ve limon ağaçları çiçek açmış, kentin her yerine kolonya dökülmüşçesine havada keskin bir koku vardı. Kuşluk vakti uyanan Ezo, soğuk suyla duş alıp mutfaktaki sandalyeye yığılırcasına bıraktı kendini. Bir hafta önce geldiği bu evde neredeyse gününün tamamını yataktan çıkmadan, uyuyarak geçiriyordu. Bütün kış dışarda ayazda çalıştığı için iliklerine kadar işleyen soğuk, bir iki günlük dinlemenin ardından bütün hücrelerinden yorgunluk olarak çıkıyordu. Filtre kahvesini alıp balkona geçti. Toprağa düşen cemreyle birlikte, içinde filizlenen baharın kokusuyla toprak ana, tüm canlıları kış uykusundan uyandıracak kokular yayıyordu.

Burnundan, ciğerlerini ve midesini dolduran derin bir nefes çeken Ezo, telefonun mesaj sesiyle irkildi. Oturdu, kahvesini masaya bırakıp, cebindeki telefonu çıkardı. Malatya’da birlikte çalıştığı arkadaşından uzun bir mesaj gelmişti. Depremle başlayan cümleyi okumaya başladığında tüyleri ürperip, yüreğine; acıyla yoğrulmuş, dumanı hala tüten demir bir güllenin ağırlığı çökmüşçesine, ellerini karnın üzerinde bağlayıp dizlerine doğru eğildi. Karın, fırtınanın, tipinin buz kestiği o lanet gecede enkazın önünde çaresiz bekleyişini hatırladı. O günden sonra akıttığı gözyaşları, yanaklarında bir kanal açmış gibi dudak kenarlarından ağzına dolmaktaydı. Dilinin yanlarında tuz tadını hissettiğinde, hıçkırarak ağlamamak için kendini zor tutup mesajı okumaya devam etti. Bakanlık, depremin yaşandığı kentlerdeki tarihi eserleri ve kültür varlıklarını kurtarmak adına farklı disiplinlerden oluşan bir birim oluşturmuş; kazı ve restorasyon çalışmaları başlatmıştı. Arkadaşı, yetkililerle konuştuğunu, eğer isterse kendisiyle birlikte Hatay’daki bir projede görev alabileceğini belirtmişti. Aklından, “Habib-i Neccar Camii” geçerken bir sonraki cümlede hiç duymadığı “Asi Bedesteni” diye bir isim okudu. Arama motoruna bu ismi yazdığında kültür envanterinde; bulunan kitabede Asizade Hasan Efendi tarafından 1826 (H.1241/42) yılında yapıldığını öğrendi. Bedestenin içerisinde dükkânlar, çeşme ve küçük bir mescit bulunmaktaymış. 1878 yılında meydana gelen depremle yıkılan Bedesten, Emir Asizade tarafından yeniden yaptırılmıştı.

Ezo, 6 Şubat depreminden üç ay sonra ziyaret ettiği Hatay’da, yaşanan felaketin geriye bıraktığı enkazdan çok etkilenmişti. Projenin ne zaman başlayacağını soran kısa bir mesaj attı. Kahvesinden bir yudum almıştı ki hemen cevap geldi. Projenin başlamış olduğunu ve giderlerse hemen başlayabilecekleri yazıyordu. Mesaj yazmaya üşenip, arkadaşını aradı ve pazar günü Hatay’da buluşmak üzere anlaştılar.

Ezo, sabah erkenden Hatay otogarına giren otobüsten inip doğruca verilen adrese gitti. Muazzez oradaydı. Kalacakları konteynıra eşyalarını bırakıp Bedestene doğru yola çıktılar. Depremin üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen Asi Nehrinin doğusunda kalan enkazlar olduğu gibi duruyordu. Bazı tarihi eserlerde ve Habib-i Neccar Caminde restorasyon çalışması yapılıyordu. Ezo, Muazzez’e dönerek, “bakanlığımız iyi çalışıyor değil mi?” diye sordu. Muazzez “evet ama sivil yapılarda Malatya daha iyi durumda sanırım” diye cevap verdi. Ezo, “halka ait yapılar ilk gelip gördüğümde nasılsa öyle kalmış, çok şey yapılmamış gibi” diyerek hayıflandı. Yeşile çalan siyah bir tonda sessizce akan Asi Nehrinin kıyısından, arabalardan yükselen toz bulutlarının arasında yürüyerek kentin güney doğu köşesine vardılar. Burası, merkeze uzak bir gece kondu mahallesiydi. Nehre çok da uzak olmayan Bedesten, kesme taş yıkıntısıyla diğer yıkıntılardan hemen fark ediliyordu.

Birkaç günlük hazırlıktan sonra fotoğraflanıp, belgelenen enkazı kaldırmaya başladılar. On gün sonra, yıkıntılar kaldırılmış ve yapının ana hatları ortaya çıkarılmıştı. Koruma Kurulu Üyeleri ile bilirkişilerin incelemesinden sonra temel ve duvarların güçlendirilmesinin işe yaramayacağına karar verdiler. Yapı, tamamen sökülerek zemine çakılacak fora kazıklarla sağlam bir temel oluşturulacak ve Bedesten kendi malzemesiyle yeniden inşa edilecekti.

Uzun yıllar kazı çalışmalarına katılmış ve Malatya Yeni Camii restorasyon projesinde görev almış olmasından dolayı Ezo, kazıda alan sorumlusu olarak görevlendirildi. Temel kazıları başladığında, Bedestenin altında daha eski dönemlere ait temellerin olduğunu fark edilince; kazı alanını biraz daha genişletildi. Yeni temeller, doğu - batı uzantılı bir yapının varlığına işaret ediyordu. Bedesten, kuzey – güney uzantılı inşa edilmişti. Alanın uygun olmasından dolayı, kazı çalışmalarını batıya doğru yoğunlaştırdılar. Sanat Tarihçisi olan Ezo, dini yapıların genellikle bir önceki inanca ait mabetlerin üzerine yapıldığını biliyordu. Ancak, Bedesten dini bir yapı değildi, sadece içerisinde küçük bir mescit vardı. İçerisinde litürjik kaplarında bulunduğu seramik buluntuları, Bizans Dönemine işaret ediyordu. Litürjik malzemeler yoğunlaşmaya başlayınca içinden, “Bir kilisenin üzerine yapılmış.” diye geçirdi. Elindeki çapayı ve malayı bırakıp aniden ayağa kalkınca, diğer çalışanlarda ona baktılar. “Sanırım! Şu an kilisenin Nartheks’inde çalışıyoruz, buluntulara biraz daha dikkat edin!” deyip doğuda açılmış sondaja doğru yürüdü. Doğuda çıkan duvarın ovalliğini fark ettiğinde derin bir nefes alıp yanılmadığını anladı.

Açmadan çıkan büyük bloklar, vinç yardımıyla kaldırılıp; Nartheks’in ön alanını da kapsayacak biçimde açma, batıya doğru biraz daha genişletildi. Yeni açılan alan öndekinin seviyesine indirildiğinde, yapının deprem sonucu yıkılmış olduğu anlaşıldı. Güneyden vuran deprem, yapıyı kuzeye doğru çökertmiş ve enkaz, herhangi bir kaldırma girişiminde bulunulmadan olduğu gibi bırakılmıştı. Blokların arasında görülen mil, su baskınına işaret ediyordu. Çıkabilecek malzeme konusunda ekibi uyarıp; oldukça dikkatli, stratigrafik bir çalışma yapmaları gerektiğini tekrar tekrar vurguladı. Güneş batmaya yüz tutmuş, hava soğuk denebilecek biçimde serinlemişti. Açmadan çıkan duvar bloklarını ertesi gün kaldırmaya karar verip, o günkü çalışmayı tamamladılar.

Sabah erkenden işe koyuldular. Vinçin açmanın doğusundan kaldırdığı bazı blokların altından insan kemikleri görülmeye başladı. En batıdaki bloklar kaldırılırken taşları bağlayan işçilerden biri, heyecan taşan bir ses tonuyla “Hocam buradan güzel bir şey çıktı.” diye doğudaki açmaya bakmaya giden Ezo’ya seslendi. Blokların önünden üç parçaya bölünmüş mermer bir levha, zemine kapaklanmış biçimde durmaktaydı. Alanın tamamı yeniden fotoğraflanıp belgelendikten sonra diğer bloklarda kaldırıldı. Kazının arşivinden sorumlu olan kişiye, yapılan çalışmanın videoya alınmasını ve sürekli fotoğraflanmasını söyledikten sonra Ezo, elindeki fırçayla mermerin üzerini temizleyip, malayla levhanın konturlarını açığa çıkardı. Erkek öğrencilerden birisine, parçaları dikkatli bir biçimde kaldırmasını rica etti. İlk parçayı kaldıran öğrenci “Hocam, yazıt var.” diyerek bir çığlık attı. İşaret parmağını dudaklarına götürüp sus işareti yapıp, fısıltıyla sakin olmasını, çevredeki halkın dikkatini çekmemek gerektiğini söyledi. Levhalar kaldırılıp kazı evinin laboratuvarına taşınıp, çalışmaya devam edildi.

Güneşin batımına yakın, üzerlerine düşen blokların altında kalarak ölen on kişiye ait parçalanıp dağılmış iskeletleri, çizimleri yapılabilecek biçimde tamamıyla açığa çıkardılar. O günlük işin bittiğini belirtip gidip gün batımını izleyebilecek bir bloğun üzerine oturup bir sigara yaktı. Her akşam gün batımına yakın çıkan bahar rüzgarını teninde hissederek sigarasından derin bir nefes çekti. Gün boyunca mesleğinin verdiği disiplin ve heyecanla işine yoğunlaşmış, çıkardıkları iskeletleri ve buluntuları arkeolojik veri olarak değerlendirmişti. Kızıldan sarıya çalan güneş ışığının vurduğu iskeletlere tekrar baktığında, yüreğinden beynine vuran acı bir çığlık duydu. Tuzlu bir suyla dumanlanan gözlerinin önünden; evin tablasını kaldırdıklarında birbirlerine doğru koşup yatak odasının kapısının önünde tavanın altında kalmış iki kuzeni, halası ve onun eşinin; o bir türlü aklından silemediği görüntüsü belirdi. İki eliyle yüzünü kapatıp hıçkırıklara boğuldu. Arkadaşı gelip yanına oturup ona sarıldı; bir şeyler söylemek istediyse de bir türlü doğru kelimeleri bulamadı. Hıçkırıkları seyrekleşince boğulan birinin sesine benzeyen bir iniltiyle “Bunlar da ölümün soğuk pençesine, kapıdan çıkarlarken yakalanmışlar.” dedi. Arkadaşı bir sigara yakıp uzattı; “Üzme kendini, bunlar hayatın gerçek resmini yansıtıyor ama maalesef insan denilen varlık bir türlü ders almıyor.” konuşmaya devam edecekti ki Ezo, iniltiyle “Kim bilir ölenlerin ne hayalleri, umutları vardı; geride kalanların çektiği açılar yazılsaydı, kütüphaneleri dolduracak kadar kitaplar ortaya çıkardı.” diyerek sözünü kesti. Güneşin battığı yer; batıya doğru uzatılmış, içerisinde kızıl alev bulunan bronz bir boruya benziyordu.

 Kazı evine vardıklarında ekip yemeğini yemiş buluntularla ilgileniyorlardı. Ezo’nun geldiğini duyan epigrafist, laboratuvarın kapısını sertçe açıp telaşlı adımlarla onlara doğru geldi. Yüzüne yayılmış buruk heyecan, irice açılmış kahverengi gözlerinde lazer ışığı gibi görünüyordu. “Yazıtı birleştirip ilk okumayı yaptım. Tam da düşündüğünüz gibi bir depremden ve bu depremde ölenlerden bahsediyor. Siz yemek yedikten sonra daha detaylı konuşuruz.” deyip hızlıca laboratuvara döndü. Onlar yemeğini bitirince arkadaşı, ekibe seslenip laboratuvara geçtiler. Bütün ekip toplanınca, yazıt bilimcinin asistanı, projeksiyonu bilgisayara bağlayarak yazıtın fotoğrafını, perdeye yansıttı. Yazıt bilimci ayağa kalkıp, Latince bir yazıt dedikten sonra, elindeki lazer ışığıyla takip ettiği cümleleri tek tek çevirmeye başladı: “Bu levha, Kutsal İmparator Justinianus’un saltanatının yedinci yılında Olybrius’un konsüllüğü döneminde, yani 526 yılının Maius Mensis’te (Mayıs Ayı) meydana gelen depremde ölen Antiokheia Patriği Euphrasius ve dindaşları anısına dikilmiştir. Yüce İmparatorumuz depremi haber alır almaz 30 gemiden oluşan bir filoyu Konstantinopolis’ten yardım için yola çıkardı. Hava koşullarından dolayı kente ulaşmamız yaklaşık 20 gün sürdü. Kente vardığımızda görülen resim, kutsal kitapta tasvir edilen kıyamet resmiyle aynıydı. Depremle yıkılan kentte çıkan yangın, yıkılmış olanların enkazını ve ayakta kalan binaları kül tepelerine dönüştürmüştü. Kenti besleyen Orontes Nehri taşmış kıyısındaki her şeyi yutmuştu. Roma ve Konstantinopolis’e eş tutulan kentin nüfusunun üçte ikisi deprem ve yangınla ölmüş; sağ kalanlar, kolera salgınıyla ölüyorlardı. Dindar İmparatorumuzun duaları ve İsa Mesih’in eliyle kalanlara yardım ettik. Ancak, bu kutsal yapının enkazını kaldıramadık. Burada yatanlar Martyr (Şehit) oldular. Göksel cennette yerlerini aldılar. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh hep onlarla olacak, Amen” yazıyor diyerek sözünü bitirdi yazı bilimci. Oradakiler gayri ihtiyari “âmin” diye mırıldandılar. Ezo, blokların arasındaki mil tabakası Nehrin taştığını belgeliyor. Deprem yetmemiş yangın ve su baskını da olmuş. Tam bir kıyamet yaşanmış” diyerek yazıt bilimcinin yüzüne keder dolu baktı. Laboratuvara çöken sessizlikte bulunanlar, 6 Şubat depreminin yaratığı felaketle yaşadıkları ve duydukları şeyleri düşünüyorlardı. Sessizliği Ezo’nun yakın arkadaşı Muazzez bozdu. Ayağa kalkıp dil bilimci ve asistanına verdiği bilgilerden dolayı teşekkür etti ve ekibe dönerek, gidip yatmalarını söyledi.   

Sabah erkenden alana gelen Ezo ve Muazzez açmaları polis ekibinden devraldılar ve çalışmayı başlattılar. Batıdaki açmadan iskeletler kaldırılıp kazıya devam edilirken Ezo, dikkatini doğudaki açmaya vermişti. Apsisin içi tamamen boşaltılmış ve buluntu katmanına ulaşılmıştı. Bema’nın ortasında bulunan kürsünün çevresinde ondan fazla bireye ait iskelet bulunmuştu. Deprem sırasında buraya toplanıp tanrıya dua edenler diye düşünen Ezo, “Doğanın bu felaketini dua da durduramamış.” diye mırıldandı. Her kazma darbesiyle kaldırılan toprağın içinden tanımı imkânsız acılar, açığa çıkıyordu. Açılıp kaldırılan her katman, arkeoloji bilimini aşan ve trajedinin ortaya çıkmasını sağlayan felaketler ve acılarla doluydu. Ölüm anında hissettikleri o büyük korku ve panik, iskeletlerin üzerinde donup kalmıştı. Gördüğü sahneler karşısında, hala kendi yaşadığı acıları unutamamış olan Ezo’nun beyni, 9 şiddetinde sarsılıyor ve her kazma darbesiyle; o önünde çaresizce beklediği enkazın altında bir kez daha kalıyordu. Depremden sonra gördüğü rüyalarda, kaybettiklerini değil hep kendisini enkazın altında görüyordu.  

Açığa çıkarılan çok sayıda sağlam liturjik malzemenin ekibe yaşattığı duygunun tarifi yoktu. Herkes depremi unutmuş buldukları arkeolojik verilerin bilim dünyasına katacağı bilginin keyfini yaşıyorlardı. Antropologlar ise çıkan iskeletlerin sunacağı verilere odaklanmışlardı. Yaşam ve yaşanmışlıklar bitmiş her şey arkeolojik veriye dönüşmüştü. Ezo ise bulunan güzel eserlerden çok, iskeletlerin yüzündeki acıya odaklanmıştı. Ancak, zihni bir türlü deprem anında yaşadıkları o korkunç anın ötesine geçemiyor ve hiçbir şey hayal edemiyordu. Beyninde açılan boşlukta anlamsızca bakınırken bir öğrencinin sesiyle irkildi. Eliyle önündeki yeri işaret ederek “Hocam, buraya bakmalısınız.” dedi. O ekip, kilisenin Pastophorion bölümlerinden Diakonikon’da çalışıyordu. Burası kiliseye ait kutsal kaplar, giysiler ve kitapların saklandığı ve de kilise görevlilerinin yani Diyakozların tören için hazırlandıkları bölümdü. Yedi tane iskelet açığa çıkarılmıştı. Altı tanesi kapıya yakın bir noktada bulunurken bir tanesi mekânın güneydoğu köşesinde sırtını duvara dayamış çömelmiş biçimde duruyordu. Diğerlerinin kafataslarında kırıklar varken bunda yoktu. Ezo bakışlarını, öğrencinin sağ elinin işaret parmağıyla gösterdiği noktaya yönlendirince, metal bir şeyin ucunu fark etti. Açmaya inip elindeki fırçayla biraz temizleyip daha yakından bakınca “Sandığa benzer bir şey.” diye mırıldandı. Antropologlarla birlikte iskelet ince bir işçilikle ortaya çıkarıldığında, işçilerden biri “Sandığını kucaklamış kalmış.” diyerek alaycı biçimde güldü. Muazzez, “Lütfen arkadaşlar, biraz ciddi olun tiyatro sahnesi değil burası.” deyip terslendi. Belgeleme işlemleri tamamlandıktan sonra iskeletleri kaldırmaya başladılar. Ezo, köşedeki iskeletin yanına çömelerek Antropolog ve restoratörlerin iskeleti kaldırmalarını izledi. Antropologlardan biri “Sandık, Femurların üzerinde durmakta kucaklayıp çömelmiş; kemiklerde darbe görülmüyor, deprem anında değil sonra ölmüş olmalı.” diyerek tanımlamalar yaptı. Çömelmiş olan Ezo, anlatılanlar üzerine kucağında bir sandık varmış gibi kollarını kucağındakine sarma hareketi yaparak, “Acaba kaç gün sonra öldü, enkazda müdahale edilseydi belki de kurtulurdu.” diye hayıflandı. “Ani ölüm her zaman iyidir. Bu adam acı çekerek ölmüş, yazık!” dedi. Restoratör, acaba böyle sarıldığı sandıkta ne var çok merak ettim” deyince işçilerden biri yüzüne yayılan alaycı bir gülümsemeyle “Ne olacak bu kadar candan sarıldığına göre altın olmalı.” dedi. Yazıt bilimci “İster misiniz sağlam parşömenler çıksın.” deyince nümizmatik çalışan, kesin sikkedir” diyerek söze girdi. Orada bulunanlar kendi ilgi alanlarıyla ilgili çok sayıda tahminlerde bulundular. Konuşmalar, müzeden görevlendirilmiş arkeoloğun “Boşuna uğraşmayın, her halükârda müzenin vitrinlerini süsleyecek bir şeyler çıkacak.” deyince sonlandı. Çıkan eserler laboratuvara taşındı ve çalışmaya devam edildi.

Akşam yemeğinden sonra ekip yine laboratuvarda toplandı. Önce antropolog iskeletlerle ilgili kısa bir sunum yaptı. İskeletlerin genel durumu hakkında bilgi verdikten sonra “Bema’da bulduğumuz iskeletlerin bir tanesinin sağ elin parmaklarında yeşile çalan bronz izleri vardı. Hemen yanında duran buhurdanlığı elinde tutmuş olmalı ve hepsinin göğüs hizasındaki kaburgalarına boyunlarındaki bronz haçların izi geçmiş; bronz izi bulunmayan iskeletin üzerinde altın haç çıkmıştı bu, levhada adı geçen patriktir diye düşünüyorum, neyse şimdilik bu ön bilgi yeterli” deyip sözü restoratöre bıraktı.

Herkesin aklında sandık vardı. İlk fotoğraf perdeye yansıtıldığında yazıt bilimci çığlık atarak ayağa fırladı. Kritik bir maçta skoru belirleyen gölü atan futbolcu edasıyla sağ elini yumruk yapıp “İşte buuu” diye bağırdı. Sandıktan rulo biçiminde yedi adet parşömen çıkmıştı. Ekibin tamamı şaşkınlığa uğradı birçoğu yıllardır kazılara katılmaktaydı bu bölgede korunması zor olan parşömen benzeri hiçbir şey bulamamışlardı. Ve çöl iklimi dışındaki bölgelerde bulunduğunu da duymamışlardı. Perdeye yansıyan fotoğrafı değiştiren restoratör, “Sandık bakırdan yapılmış kapak iyi oturtulduğu için hava almamış bundan dolayı içindekiler oldukça sağlam korunmuş” deyip detaylar hakkında uzunca bilgiler verdi. Yazıt bilimci kalkıp restoratörün yanına gidip parşömenlerden birini alarak incelemeye başladı. Uzunca süre göz gezdirdikten sonra ruloyu sağ avucunun içine alıp ekibe göstererek “Köşedeki adamın sırrını elimde tutuyorum.” deyip gülümsedi. Ezo, ayağa kalkıp sunum yapanlara teşekkür edip, ekibe döndü, “yorgunsunuz biliyorum ama işler birikiyor şimdi herkes işinin başına dönüp belirlenen uyuma saatine kadar çalışsın” deyince oradakiler homurdanarak isteksizce dağıldılar. Onlar çıkınca Ezo ve Muazzez de rapor yazmak için çalışma odasına yöneldiler.

O hafta boyunca alanda aralıksız çalıştılar. Akşam yemeklerinde yazıt bilimci parşömenlerde yazılı olan şeyler hakkında kısa kısa bilgiler verdi. On gün sonra epigraf, yazıtın bozulmuş bölümlerini de tamamlayarak bitirdiğini söyleyince bütün ekip heyecanla laboratuvara geçti. Latince yazılmış rulolardan altı tanesinde dini metinler yazılmışken birinde farklı tarihlerde kaleme alınmış bir günlük vardı. Lazer ışığını, perdeye yansıtılmış olan fotoğrafın üzerinde gezdiren yazıt bilimci, bilmenin verdiği ayrıcalığı kibir maskesi gibi yüzüne geçirip, ilk satırdan itibaren tercüme etmeye başladı. “Ben Aurelius oğlu Antonius, İmparator II. Leo’nun yönetiminde Pisidia Antiokheiası’nda doğdum. Çocukluk ve gençlik yıllarım, Kybele Dağlarının eteğinde Antihos Çayının kıyısına kurulmuş o güzel kentte geçti. Tanrının seçilmiş elçisinin kutsal dinimizin ilk vaazını verdiği o kutsanmış kentte... 20 yaşıma geldiğimde birkaç arkadaşımla birlikte o, mübarek zatın yürüdüğü yoldan kutsal topraklara geldim.”  “Aziz Pavlus’u kastediyor.” diye açıkladı yazıt bilimci ve devamında yazılanları özetleyerek anlattı: “Tarsus’tan Kudüs’e gitmiş orada iki yıl eğitim aldıktan sonra İskenderiye’ye geçmiş orada dört yıl öğrenim görmüş ve en sonunda Antakya’ya gelip yerleşmiş ve bu kilisede teoloji uzmanı olarak dersler vermiş. Son günlüğünü 27 Mayıs’ta yani depremden iki gün önce yazmış.” Ezo, “O gün için neler yazmış?” diye sorunca, Yazıt Bilimci, yazıtın o bölümünü yansıtarak çevirmeye başladı. “Toprağın içinde küllenmiş olan ateş baharın gelmesiyle yeniden alevlendi. Ölüm uykusundan uyanan bütün canlılar, yeni bir yere gelmişçesine şaşkınlar. Yaşlanmış bedenimin kuruyan damarlarında kanım eriyen karların suları gibi bir anda yükseldi. Çocukça bir neşe sardı yüreğimi, patrik hazretleriyle konuştum, iki gün sonra yola çıkıp ata yurduma döneceğim ve kalan günlerimi orada harcayacağım. Bu gözlerin gördüğü, bu kulakların duyduğu ve bu yüreğin yaşayıp hissettiklerini orada yazıp bana biçilen rolü orada tamamlamak istiyorum.” yazmış diyerek sözünü bitirdi. Kendi doğdukları yerleri düşünmeye dalmış olan dinleyenler, Yazıt bilimcinin, “Hıristiyan Teolojisi ve mezhepler hakkında oldukça kapsamlı bilgiler yazmış” cümlesiyle kendilerine geldiler. “Yüz yılın buluşunu yaptık, hepinizi kutlarım.” diyerek sözünü bitirdi. Dirsekleriyle üzerine çöktüğü masadan doğrulan Ezo, “Gerçekten yüzyılın buluntusu bunlar, sizlerde onların ilk tanıklarısınız, emeği geçen herkesi kutluyorum.” Elleriyle kalk işareti yaparak “şimdi herkes işinin başına” dedi.

Bedestenin altında kalan kısmı hariç kilisenin ön avlu, Nartheks ve apsis bölümünün kazısı tamamlandığında mevsim sonbahara çoktan girmişti. Kurul Üyeleri ve Bilirkişiler gelip alanı tekrar incelediler. Bütün bu arkeolojik ve epigrafik verilere rağmen Bedestenin yeniden inşasına karar verdiler. Kilisenin açığa çıkarılmış bölümleri de düzenlenip koruma altına alınıp sergilenecekti. Ezo, bir sigara yakıp gidip apsisin duvarına oturdu ve hüzünlü bakışlarını, yüzlerce buluntu ve iskelet açığa çıkardıkları kilisenin içerisinde gezdirdi. Muazzez hiçbir şey söylemeden gelip yanına oturup o da bir sigara yaktı. Ezo’un bakışlarını köşedeki adamın yerine sabitlediğini fark ettiğinde Muazzaz, “İnsan denilen mahlûkata benim aklım ermiyor. Güya Tanrının yarattığı en mükemmel varlık, geçmişten zerre ders almadığı gibi her geçen gün daha da kibirli ve egolu oluyor. Ölüm gerçeğini görüp bilmesine karşın ölümsüz gibi mülkiyetçi ve aç gözlü davranıyor. Atalarımız çok doğru tespit etmiş: İnsanın gözünü gerçekten toprak doyuruyor.” diyerek öfkelendi…Arkadaşının yüzüne umutsuzca bakan Ezo, “Düşünsene bir dakikadan az süren bir sarsıntıyla moloz yığınına dönen bu yapıda, bir zamanlar huşu içerisinde edilen dualar ile coşkun okunan ilahiler yankılanıyordu. Tanrının evi diye kimse saygısızlık etmiyordu. Doğadan aldıkları malzemelerle yapıp kutsallaştırdıkları bu yapıyı doğa 30 saniyede geri almış. Dediğin gibi insanı anlamak çok zor. Yeni dinin inananları geldiğinde burada toprağa gömülmüş geçmişten bihaber onlar da kendi ticarethanelerini inşa edip kutsallaştırdılar. Bu da 6 Şubat’ta altındakiyle aynı kaderi yaşadı. Deprem fay hattının tam üzerine kurulmuş olan bu kentten bir türlü vazgeçilmemesinin sebebi” sağ elini batıya doğru uzatarak alaycı bir ses tonuyla “Sanırım, şu Asi Nehri” dedi…

 

1 Yorum var

  1. Kadın Avatar Nurcan 2026-03-25
    Canım hocam insan olmak çok zor ????

Yorum Yap

Email Adresiniz görünmeyecektir.*

Kadın Avatar Nurcan
Kapat