Depremle Ölüp Depremle Açığa Çıkanlar
Portakal
ve limon ağaçları çiçek açmış, kentin her yerine kolonya dökülmüşçesine havada
keskin bir koku vardı. Kuşluk vakti uyanan Ezo, soğuk suyla duş alıp mutfaktaki
sandalyeye yığılırcasına bıraktı kendini. Bir hafta önce geldiği bu evde neredeyse
gününün tamamını yataktan çıkmadan, uyuyarak geçiriyordu. Bütün kış dışarda
ayazda çalıştığı için iliklerine kadar işleyen soğuk, bir iki günlük dinlemenin
ardından bütün hücrelerinden yorgunluk olarak çıkıyordu. Filtre kahvesini alıp
balkona geçti. Toprağa düşen cemreyle birlikte, içinde filizlenen baharın
kokusuyla toprak ana, tüm canlıları kış uykusundan uyandıracak kokular
yayıyordu.
Burnundan,
ciğerlerini ve midesini dolduran derin bir nefes çeken Ezo, telefonun mesaj
sesiyle irkildi. Oturdu, kahvesini masaya bırakıp, cebindeki telefonu çıkardı.
Malatya’da birlikte çalıştığı arkadaşından uzun bir mesaj gelmişti. Depremle
başlayan cümleyi okumaya başladığında tüyleri
ürperip, yüreğine; acıyla yoğrulmuş, dumanı hala tüten demir bir güllenin
ağırlığı çökmüşçesine, ellerini karnın üzerinde bağlayıp dizlerine doğru
eğildi. Karın, fırtınanın, tipinin buz kestiği o lanet gecede enkazın önünde
çaresiz bekleyişini hatırladı. O günden sonra akıttığı gözyaşları, yanaklarında
bir kanal açmış gibi dudak kenarlarından ağzına dolmaktaydı. Dilinin yanlarında
tuz tadını hissettiğinde, hıçkırarak ağlamamak için kendini zor tutup mesajı
okumaya devam etti. Bakanlık, depremin yaşandığı kentlerdeki tarihi eserleri ve
kültür varlıklarını kurtarmak adına farklı disiplinlerden oluşan bir birim
oluşturmuş; kazı ve restorasyon çalışmaları başlatmıştı. Arkadaşı, yetkililerle
konuştuğunu, eğer isterse kendisiyle birlikte Hatay’daki bir projede görev
alabileceğini belirtmişti. Aklından, “Habib-i Neccar
Camii” geçerken bir sonraki cümlede hiç duymadığı “Asi Bedesteni” diye bir
isim okudu. Arama motoruna bu ismi yazdığında kültür envanterinde; bulunan
kitabede Asizade Hasan Efendi tarafından 1826 (H.1241/42) yılında
yapıldığını öğrendi. Bedestenin içerisinde dükkânlar, çeşme ve küçük bir mescit
bulunmaktaymış. 1878 yılında meydana gelen depremle yıkılan Bedesten, Emir Asizade
tarafından yeniden yaptırılmıştı.
Ezo,
6 Şubat depreminden üç ay sonra ziyaret ettiği Hatay’da, yaşanan felaketin
geriye bıraktığı enkazdan çok etkilenmişti. Projenin ne zaman başlayacağını
soran kısa bir mesaj attı. Kahvesinden bir yudum almıştı ki hemen cevap geldi.
Projenin başlamış olduğunu ve giderlerse hemen başlayabilecekleri yazıyordu.
Mesaj yazmaya üşenip, arkadaşını aradı ve pazar günü Hatay’da buluşmak üzere
anlaştılar.
Ezo,
sabah erkenden Hatay otogarına giren otobüsten inip doğruca verilen adrese
gitti. Muazzez oradaydı. Kalacakları konteynıra eşyalarını bırakıp Bedestene
doğru yola çıktılar. Depremin üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmiş olmasına
rağmen Asi Nehrinin doğusunda kalan enkazlar olduğu gibi duruyordu. Bazı
tarihi eserlerde ve Habib-i Neccar Caminde restorasyon çalışması yapılıyordu.
Ezo, Muazzez’e dönerek, “bakanlığımız iyi çalışıyor değil mi?” diye sordu.
Muazzez “evet ama sivil yapılarda Malatya daha iyi durumda sanırım” diye cevap
verdi. Ezo, “halka ait yapılar ilk gelip gördüğümde nasılsa öyle kalmış, çok
şey yapılmamış gibi” diyerek hayıflandı. Yeşile çalan siyah bir tonda sessizce
akan Asi Nehrinin kıyısından, arabalardan yükselen toz bulutlarının arasında
yürüyerek kentin güney doğu köşesine vardılar. Burası, merkeze uzak bir gece
kondu mahallesiydi. Nehre çok da uzak olmayan Bedesten, kesme taş yıkıntısıyla
diğer yıkıntılardan hemen fark ediliyordu.
Birkaç
günlük hazırlıktan sonra fotoğraflanıp, belgelenen enkazı kaldırmaya başladılar.
On
gün sonra, yıkıntılar kaldırılmış ve yapının ana hatları ortaya çıkarılmıştı.
Koruma Kurulu Üyeleri ile bilirkişilerin incelemesinden sonra temel ve
duvarların güçlendirilmesinin işe yaramayacağına karar verdiler. Yapı, tamamen
sökülerek zemine çakılacak fora kazıklarla sağlam bir temel oluşturulacak ve Bedesten
kendi malzemesiyle yeniden inşa edilecekti.
Uzun
yıllar kazı çalışmalarına katılmış ve Malatya Yeni Camii restorasyon projesinde
görev almış olmasından dolayı Ezo, kazıda alan sorumlusu olarak
görevlendirildi. Temel kazıları başladığında, Bedestenin altında daha eski dönemlere
ait temellerin olduğunu fark edilince; kazı alanını biraz daha genişletildi.
Yeni temeller, doğu - batı uzantılı bir yapının varlığına işaret ediyordu.
Bedesten, kuzey – güney uzantılı inşa edilmişti. Alanın uygun olmasından dolayı,
kazı çalışmalarını batıya doğru yoğunlaştırdılar. Sanat Tarihçisi olan Ezo,
dini yapıların genellikle bir önceki inanca ait mabetlerin üzerine yapıldığını
biliyordu. Ancak, Bedesten dini bir yapı değildi, sadece içerisinde küçük bir
mescit vardı. İçerisinde litürjik kaplarında bulunduğu seramik buluntuları,
Bizans Dönemine işaret ediyordu. Litürjik malzemeler yoğunlaşmaya başlayınca içinden,
“Bir kilisenin üzerine yapılmış.” diye geçirdi. Elindeki çapayı ve malayı
bırakıp aniden ayağa kalkınca, diğer çalışanlarda ona baktılar. “Sanırım! Şu an
kilisenin Nartheks’inde çalışıyoruz, buluntulara biraz daha dikkat edin!” deyip
doğuda açılmış sondaja doğru yürüdü. Doğuda çıkan duvarın ovalliğini fark
ettiğinde derin bir nefes alıp yanılmadığını anladı.
Açmadan
çıkan büyük bloklar, vinç yardımıyla kaldırılıp; Nartheks’in ön alanını da
kapsayacak biçimde açma, batıya doğru biraz daha genişletildi. Yeni açılan alan
öndekinin seviyesine indirildiğinde, yapının deprem sonucu yıkılmış olduğu
anlaşıldı. Güneyden vuran deprem, yapıyı kuzeye doğru çökertmiş ve enkaz,
herhangi bir kaldırma girişiminde bulunulmadan olduğu gibi bırakılmıştı.
Blokların arasında görülen mil, su baskınına işaret ediyordu. Çıkabilecek
malzeme konusunda ekibi uyarıp; oldukça dikkatli, stratigrafik bir çalışma
yapmaları gerektiğini tekrar tekrar vurguladı. Güneş batmaya yüz tutmuş, hava
soğuk denebilecek biçimde serinlemişti. Açmadan çıkan duvar bloklarını ertesi
gün kaldırmaya karar verip, o günkü çalışmayı tamamladılar.
Sabah
erkenden işe koyuldular. Vinçin açmanın doğusundan kaldırdığı bazı blokların
altından insan kemikleri görülmeye başladı. En batıdaki bloklar kaldırılırken
taşları bağlayan işçilerden biri, heyecan taşan bir ses tonuyla “Hocam buradan güzel
bir şey çıktı.” diye doğudaki açmaya bakmaya
giden Ezo’ya seslendi. Blokların önünden üç parçaya bölünmüş mermer bir levha,
zemine kapaklanmış biçimde durmaktaydı. Alanın tamamı yeniden fotoğraflanıp
belgelendikten sonra diğer bloklarda kaldırıldı. Kazının arşivinden sorumlu olan
kişiye, yapılan çalışmanın videoya alınmasını ve sürekli fotoğraflanmasını
söyledikten sonra Ezo, elindeki fırçayla mermerin üzerini temizleyip, malayla
levhanın konturlarını açığa çıkardı. Erkek öğrencilerden birisine, parçaları
dikkatli bir biçimde kaldırmasını rica etti. İlk parçayı kaldıran öğrenci “Hocam,
yazıt var.” diyerek bir çığlık attı. İşaret parmağını dudaklarına götürüp sus
işareti yapıp, fısıltıyla sakin olmasını, çevredeki halkın dikkatini çekmemek
gerektiğini söyledi. Levhalar kaldırılıp kazı evinin laboratuvarına taşınıp, çalışmaya
devam edildi.
Güneşin
batımına yakın, üzerlerine düşen blokların altında kalarak ölen on kişiye ait
parçalanıp dağılmış iskeletleri, çizimleri yapılabilecek biçimde tamamıyla
açığa çıkardılar. O günlük işin bittiğini belirtip gidip gün batımını
izleyebilecek bir bloğun üzerine oturup bir sigara yaktı. Her akşam gün
batımına yakın çıkan bahar rüzgarını teninde hissederek sigarasından derin bir
nefes çekti. Gün boyunca mesleğinin verdiği disiplin ve heyecanla işine
yoğunlaşmış, çıkardıkları iskeletleri ve buluntuları arkeolojik veri olarak
değerlendirmişti. Kızıldan sarıya çalan güneş ışığının vurduğu iskeletlere
tekrar baktığında, yüreğinden beynine vuran acı bir çığlık duydu. Tuzlu bir
suyla dumanlanan gözlerinin önünden; evin tablasını kaldırdıklarında
birbirlerine doğru koşup yatak odasının kapısının önünde tavanın altında kalmış
iki kuzeni, halası ve onun eşinin; o bir türlü aklından silemediği görüntüsü
belirdi. İki eliyle yüzünü kapatıp hıçkırıklara boğuldu. Arkadaşı gelip yanına
oturup ona sarıldı; bir şeyler söylemek istediyse de bir türlü doğru kelimeleri
bulamadı. Hıçkırıkları seyrekleşince boğulan birinin sesine benzeyen bir
iniltiyle “Bunlar da ölümün soğuk pençesine, kapıdan çıkarlarken yakalanmışlar.”
dedi. Arkadaşı bir sigara yakıp uzattı; “Üzme kendini, bunlar hayatın gerçek
resmini yansıtıyor ama maalesef insan denilen varlık bir türlü ders almıyor.”
konuşmaya devam edecekti ki Ezo, iniltiyle “Kim bilir ölenlerin ne hayalleri,
umutları vardı; geride kalanların çektiği açılar yazılsaydı, kütüphaneleri
dolduracak kadar kitaplar ortaya çıkardı.” diyerek sözünü kesti. Güneşin
battığı yer; batıya doğru uzatılmış, içerisinde kızıl alev bulunan bronz bir
boruya benziyordu.
Kazı evine vardıklarında ekip yemeğini yemiş
buluntularla ilgileniyorlardı. Ezo’nun geldiğini duyan epigrafist,
laboratuvarın kapısını sertçe açıp telaşlı adımlarla onlara doğru geldi. Yüzüne
yayılmış buruk heyecan, irice açılmış kahverengi gözlerinde lazer ışığı gibi
görünüyordu. “Yazıtı birleştirip ilk okumayı yaptım. Tam da düşündüğünüz gibi
bir depremden ve bu depremde ölenlerden bahsediyor. Siz yemek yedikten sonra
daha detaylı konuşuruz.” deyip hızlıca laboratuvara döndü. Onlar yemeğini
bitirince arkadaşı, ekibe seslenip laboratuvara geçtiler. Bütün ekip toplanınca,
yazıt bilimcinin asistanı, projeksiyonu bilgisayara bağlayarak yazıtın
fotoğrafını, perdeye yansıttı. Yazıt bilimci ayağa kalkıp, Latince bir yazıt
dedikten sonra, elindeki lazer ışığıyla takip ettiği cümleleri tek tek
çevirmeye başladı: “Bu levha, Kutsal İmparator Justinianus’un saltanatının
yedinci yılında Olybrius’un konsüllüğü döneminde, yani 526 yılının Maius Mensis’te (Mayıs Ayı) meydana gelen depremde
ölen Antiokheia Patriği Euphrasius ve dindaşları anısına dikilmiştir. Yüce
İmparatorumuz depremi haber alır almaz 30 gemiden oluşan bir filoyu
Konstantinopolis’ten yardım için yola çıkardı. Hava koşullarından dolayı kente
ulaşmamız yaklaşık 20 gün sürdü. Kente vardığımızda görülen resim, kutsal
kitapta tasvir edilen kıyamet resmiyle aynıydı. Depremle yıkılan kentte çıkan
yangın, yıkılmış olanların enkazını ve ayakta kalan binaları kül tepelerine dönüştürmüştü.
Kenti besleyen Orontes Nehri taşmış kıyısındaki her şeyi yutmuştu. Roma ve
Konstantinopolis’e eş tutulan kentin nüfusunun üçte ikisi deprem ve yangınla
ölmüş; sağ kalanlar, kolera salgınıyla ölüyorlardı. Dindar İmparatorumuzun
duaları ve İsa Mesih’in eliyle kalanlara yardım ettik. Ancak, bu kutsal yapının
enkazını kaldıramadık. Burada yatanlar Martyr (Şehit) oldular. Göksel cennette
yerlerini aldılar. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh hep onlarla olacak, Amen” yazıyor
diyerek sözünü bitirdi yazı bilimci. Oradakiler gayri ihtiyari “âmin” diye
mırıldandılar. Ezo, blokların arasındaki mil tabakası Nehrin taştığını
belgeliyor. Deprem yetmemiş yangın ve su baskını da olmuş. Tam bir kıyamet
yaşanmış” diyerek yazıt bilimcinin yüzüne keder dolu baktı. Laboratuvara çöken sessizlikte
bulunanlar, 6 Şubat depreminin yaratığı felaketle yaşadıkları ve duydukları
şeyleri düşünüyorlardı. Sessizliği Ezo’nun yakın arkadaşı Muazzez bozdu. Ayağa
kalkıp dil bilimci ve asistanına verdiği bilgilerden dolayı teşekkür etti ve
ekibe dönerek, gidip yatmalarını söyledi.
Sabah
erkenden alana gelen Ezo ve Muazzez açmaları polis ekibinden devraldılar ve
çalışmayı başlattılar. Batıdaki açmadan iskeletler kaldırılıp kazıya devam
edilirken Ezo, dikkatini doğudaki açmaya vermişti. Apsisin içi tamamen
boşaltılmış ve buluntu katmanına ulaşılmıştı. Bema’nın ortasında bulunan
kürsünün çevresinde ondan fazla bireye ait iskelet bulunmuştu. Deprem sırasında
buraya toplanıp tanrıya dua edenler diye düşünen Ezo, “Doğanın bu felaketini
dua da durduramamış.” diye mırıldandı. Her kazma darbesiyle kaldırılan toprağın
içinden tanımı imkânsız acılar, açığa çıkıyordu. Açılıp kaldırılan her katman,
arkeoloji bilimini aşan ve trajedinin ortaya çıkmasını sağlayan felaketler ve
acılarla doluydu. Ölüm anında hissettikleri o büyük korku ve panik, iskeletlerin
üzerinde donup kalmıştı. Gördüğü sahneler karşısında, hala kendi yaşadığı
acıları unutamamış olan Ezo’nun beyni, 9 şiddetinde sarsılıyor ve her kazma darbesiyle; o önünde çaresizce beklediği enkazın
altında bir kez daha kalıyordu. Depremden sonra gördüğü rüyalarda,
kaybettiklerini değil hep kendisini enkazın altında görüyordu.
Açığa
çıkarılan çok sayıda sağlam liturjik malzemenin ekibe yaşattığı duygunun tarifi
yoktu. Herkes depremi unutmuş buldukları arkeolojik verilerin bilim dünyasına
katacağı bilginin keyfini yaşıyorlardı. Antropologlar ise çıkan iskeletlerin
sunacağı verilere odaklanmışlardı. Yaşam ve yaşanmışlıklar bitmiş her şey
arkeolojik veriye dönüşmüştü. Ezo ise bulunan güzel eserlerden çok,
iskeletlerin yüzündeki acıya odaklanmıştı. Ancak, zihni bir türlü deprem anında
yaşadıkları o korkunç anın ötesine geçemiyor ve hiçbir şey hayal edemiyordu.
Beyninde açılan boşlukta anlamsızca bakınırken bir öğrencinin sesiyle irkildi.
Eliyle önündeki yeri işaret ederek “Hocam, buraya bakmalısınız.” dedi. O ekip,
kilisenin Pastophorion bölümlerinden Diakonikon’da çalışıyordu. Burası kiliseye
ait kutsal kaplar, giysiler ve kitapların saklandığı ve de kilise
görevlilerinin yani Diyakozların tören için hazırlandıkları bölümdü. Yedi tane
iskelet açığa çıkarılmıştı. Altı tanesi kapıya yakın bir noktada bulunurken bir
tanesi mekânın güneydoğu köşesinde sırtını duvara dayamış çömelmiş biçimde
duruyordu. Diğerlerinin kafataslarında kırıklar varken bunda yoktu. Ezo
bakışlarını, öğrencinin sağ elinin işaret parmağıyla gösterdiği noktaya yönlendirince,
metal bir şeyin ucunu fark etti. Açmaya inip elindeki fırçayla biraz temizleyip
daha yakından bakınca “Sandığa benzer bir şey.” diye mırıldandı.
Antropologlarla birlikte iskelet ince bir işçilikle ortaya çıkarıldığında, işçilerden
biri “Sandığını kucaklamış kalmış.” diyerek alaycı biçimde güldü. Muazzez, “Lütfen
arkadaşlar, biraz ciddi olun tiyatro sahnesi değil burası.” deyip terslendi.
Belgeleme işlemleri tamamlandıktan sonra iskeletleri kaldırmaya başladılar.
Ezo, köşedeki iskeletin yanına çömelerek Antropolog ve restoratörlerin iskeleti
kaldırmalarını izledi. Antropologlardan biri “Sandık, Femurların üzerinde
durmakta kucaklayıp çömelmiş; kemiklerde darbe görülmüyor, deprem anında değil
sonra ölmüş olmalı.” diyerek tanımlamalar yaptı. Çömelmiş olan Ezo,
anlatılanlar üzerine kucağında bir sandık varmış gibi kollarını kucağındakine
sarma hareketi yaparak, “Acaba kaç gün sonra öldü, enkazda müdahale edilseydi
belki de kurtulurdu.” diye hayıflandı. “Ani ölüm her zaman iyidir. Bu adam acı
çekerek ölmüş, yazık!” dedi. Restoratör, acaba böyle sarıldığı sandıkta ne var
çok merak ettim” deyince işçilerden biri yüzüne yayılan alaycı bir gülümsemeyle
“Ne olacak bu kadar candan sarıldığına göre altın olmalı.” dedi. Yazıt bilimci
“İster misiniz sağlam parşömenler çıksın.” deyince nümizmatik çalışan, kesin
sikkedir” diyerek söze girdi. Orada bulunanlar kendi ilgi alanlarıyla ilgili
çok sayıda tahminlerde bulundular. Konuşmalar, müzeden görevlendirilmiş
arkeoloğun “Boşuna uğraşmayın, her halükârda müzenin vitrinlerini süsleyecek
bir şeyler çıkacak.” deyince sonlandı. Çıkan eserler laboratuvara taşındı ve
çalışmaya devam edildi.
Akşam
yemeğinden sonra ekip yine laboratuvarda toplandı. Önce antropolog iskeletlerle
ilgili kısa bir sunum yaptı. İskeletlerin genel durumu hakkında bilgi verdikten
sonra “Bema’da bulduğumuz iskeletlerin bir tanesinin sağ elin parmaklarında
yeşile çalan bronz izleri vardı. Hemen yanında duran buhurdanlığı elinde tutmuş
olmalı ve hepsinin göğüs hizasındaki kaburgalarına boyunlarındaki bronz
haçların izi geçmiş; bronz izi bulunmayan iskeletin üzerinde altın haç çıkmıştı
bu, levhada adı geçen patriktir diye düşünüyorum, neyse şimdilik bu ön bilgi
yeterli” deyip sözü restoratöre bıraktı.
Herkesin
aklında sandık vardı. İlk fotoğraf perdeye yansıtıldığında yazıt bilimci çığlık
atarak ayağa fırladı. Kritik bir maçta skoru belirleyen gölü atan futbolcu
edasıyla sağ elini yumruk yapıp “İşte buuu” diye bağırdı. Sandıktan rulo
biçiminde yedi adet parşömen çıkmıştı. Ekibin tamamı şaşkınlığa uğradı birçoğu
yıllardır kazılara katılmaktaydı bu bölgede korunması zor olan parşömen benzeri
hiçbir şey bulamamışlardı. Ve çöl iklimi dışındaki bölgelerde bulunduğunu da
duymamışlardı. Perdeye yansıyan fotoğrafı değiştiren restoratör, “Sandık
bakırdan yapılmış kapak iyi oturtulduğu için hava almamış bundan dolayı
içindekiler oldukça sağlam korunmuş” deyip detaylar hakkında uzunca bilgiler
verdi. Yazıt bilimci kalkıp restoratörün yanına gidip parşömenlerden birini
alarak incelemeye başladı. Uzunca süre göz gezdirdikten sonra ruloyu sağ
avucunun içine alıp ekibe göstererek “Köşedeki adamın sırrını elimde tutuyorum.”
deyip gülümsedi. Ezo, ayağa kalkıp sunum yapanlara teşekkür edip, ekibe döndü,
“yorgunsunuz biliyorum ama işler birikiyor şimdi herkes işinin başına dönüp
belirlenen uyuma saatine kadar çalışsın” deyince oradakiler homurdanarak
isteksizce dağıldılar. Onlar çıkınca Ezo ve Muazzez de rapor yazmak için çalışma
odasına yöneldiler.
O
hafta boyunca alanda aralıksız çalıştılar. Akşam yemeklerinde yazıt bilimci
parşömenlerde yazılı olan şeyler hakkında kısa kısa bilgiler verdi. On gün
sonra epigraf, yazıtın bozulmuş bölümlerini de tamamlayarak bitirdiğini
söyleyince bütün ekip heyecanla laboratuvara geçti. Latince yazılmış rulolardan
altı tanesinde dini metinler yazılmışken birinde farklı tarihlerde kaleme
alınmış bir günlük vardı. Lazer ışığını, perdeye yansıtılmış olan fotoğrafın
üzerinde gezdiren yazıt bilimci, bilmenin verdiği ayrıcalığı kibir maskesi gibi
yüzüne geçirip, ilk satırdan itibaren tercüme etmeye başladı. “Ben Aurelius
oğlu Antonius, İmparator II. Leo’nun yönetiminde Pisidia Antiokheiası’nda
doğdum. Çocukluk ve gençlik yıllarım, Kybele Dağlarının eteğinde Antihos Çayının
kıyısına kurulmuş o güzel kentte geçti. Tanrının seçilmiş elçisinin kutsal
dinimizin ilk vaazını verdiği o kutsanmış kentte... 20 yaşıma geldiğimde birkaç
arkadaşımla birlikte o, mübarek zatın yürüdüğü yoldan kutsal topraklara geldim.” “Aziz Pavlus’u kastediyor.” diye açıkladı
yazıt bilimci ve devamında yazılanları özetleyerek anlattı: “Tarsus’tan Kudüs’e
gitmiş orada iki yıl eğitim aldıktan sonra İskenderiye’ye geçmiş orada dört yıl
öğrenim görmüş ve en sonunda Antakya’ya gelip yerleşmiş ve bu kilisede teoloji
uzmanı olarak dersler vermiş. Son günlüğünü 27 Mayıs’ta yani depremden iki gün
önce yazmış.” Ezo, “O gün için neler yazmış?” diye sorunca, Yazıt Bilimci,
yazıtın o bölümünü yansıtarak çevirmeye başladı. “Toprağın içinde küllenmiş
olan ateş baharın gelmesiyle yeniden alevlendi. Ölüm uykusundan uyanan bütün
canlılar, yeni bir yere gelmişçesine şaşkınlar. Yaşlanmış bedenimin kuruyan
damarlarında kanım eriyen karların suları gibi bir anda yükseldi. Çocukça bir
neşe sardı yüreğimi, patrik hazretleriyle konuştum, iki gün sonra yola çıkıp
ata yurduma döneceğim ve kalan günlerimi orada harcayacağım. Bu gözlerin
gördüğü, bu kulakların duyduğu ve bu yüreğin yaşayıp hissettiklerini orada
yazıp bana biçilen rolü orada tamamlamak istiyorum.” yazmış diyerek sözünü
bitirdi. Kendi doğdukları yerleri düşünmeye dalmış olan dinleyenler, Yazıt
bilimcinin, “Hıristiyan Teolojisi ve mezhepler hakkında oldukça kapsamlı
bilgiler yazmış” cümlesiyle kendilerine geldiler. “Yüz yılın buluşunu yaptık,
hepinizi kutlarım.” diyerek sözünü bitirdi. Dirsekleriyle üzerine çöktüğü
masadan doğrulan Ezo, “Gerçekten yüzyılın buluntusu bunlar, sizlerde onların
ilk tanıklarısınız, emeği geçen herkesi kutluyorum.” Elleriyle kalk işareti
yaparak “şimdi herkes işinin başına” dedi.
Bedestenin
altında kalan kısmı hariç kilisenin ön avlu, Nartheks ve apsis bölümünün kazısı
tamamlandığında mevsim sonbahara çoktan girmişti. Kurul Üyeleri ve Bilirkişiler
gelip alanı tekrar incelediler. Bütün bu arkeolojik ve epigrafik verilere
rağmen Bedestenin yeniden inşasına karar verdiler. Kilisenin açığa çıkarılmış
bölümleri de düzenlenip koruma altına alınıp sergilenecekti. Ezo, bir sigara
yakıp gidip apsisin duvarına oturdu ve hüzünlü bakışlarını, yüzlerce buluntu ve
iskelet açığa çıkardıkları kilisenin içerisinde gezdirdi. Muazzez hiçbir şey
söylemeden gelip yanına oturup o da bir sigara yaktı. Ezo’un bakışlarını
köşedeki adamın yerine sabitlediğini fark ettiğinde Muazzaz, “İnsan denilen mahlûkata
benim aklım ermiyor. Güya Tanrının yarattığı en mükemmel varlık, geçmişten
zerre ders almadığı gibi her geçen gün daha da kibirli ve egolu oluyor. Ölüm
gerçeğini görüp bilmesine karşın ölümsüz gibi mülkiyetçi ve aç gözlü
davranıyor. Atalarımız çok doğru tespit etmiş: İnsanın gözünü gerçekten toprak
doyuruyor.” diyerek öfkelendi…Arkadaşının yüzüne umutsuzca bakan Ezo, “Düşünsene
bir dakikadan az süren bir sarsıntıyla moloz yığınına dönen bu yapıda, bir
zamanlar huşu içerisinde edilen dualar ile coşkun okunan ilahiler
yankılanıyordu. Tanrının evi diye kimse saygısızlık etmiyordu. Doğadan
aldıkları malzemelerle yapıp kutsallaştırdıkları bu yapıyı doğa 30 saniyede
geri almış. Dediğin gibi insanı anlamak çok zor. Yeni dinin inananları
geldiğinde burada toprağa gömülmüş geçmişten bihaber onlar da kendi ticarethanelerini
inşa edip kutsallaştırdılar. Bu da 6 Şubat’ta altındakiyle aynı kaderi yaşadı.
Deprem fay hattının tam üzerine kurulmuş olan bu kentten bir türlü
vazgeçilmemesinin sebebi” sağ elini batıya doğru uzatarak alaycı bir ses
tonuyla “Sanırım, şu Asi Nehri” dedi…


1 Yorum var
Yorum Yap
Email Adresiniz görünmeyecektir.*