KÂĞIT ÜZERİNDE HER ŞEY NE KADAR BASİT! | Prof. Dr. Mehmet ÖZHANLI
  • Çalışma Saatleri: Hafta içi ve Cumartesi: 09:00-18-30 Pazar: Kapalı

KÂĞIT ÜZERİNDE HER ŞEY NE KADAR BASİT!

KÂĞIT ÜZERİNDE HER ŞEY NE KADAR BASİT! Resim

KÂĞIT ÜZERİNDE HER ŞEY NE KADAR BASİT!

“MÜBADELE”

Annem bana hamileyken, bir gece rüyasında, evimizin tam karşısında bulunan Aya Payana (Meryem) Kilisesi'nden parlayan bir ışıktan ona doğru bir el uzanmış; annem korkunca, "Korkma kızım! Elim hep üzerinde olacak." diyerek elini annemin karnının üzerine koymuş.

Annem korkuyla sıçramış ve nefes nefese uyanmış. Sabah erkenden yıkanıp kiliseye gidip şükür duası ettikten sonra gelip babama kahvaltı hazırlamış. Kahvaltıda hiç konuşmayıp tedirgin davranınca babam merak edip sormuş. "Ne oldu, betin benzin atmış ve çok şaşkınsın, bir şey mi oldu?" demiş. Annem utanarak rüyasını anlatmış. Babam, yüzünün tamamına yayılan bir gülümsemeyle, "Bu kutsal bir işaret, oğlumuz olacak." diyerek elindeki ekmeği tavadaki yağa banarak bir kerede yutmuş.

Bir hafta sonra ben doğunca, babam büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak dışarı çıkıp avludaki duvarın dibine çökmüş. Beni doğurtan Eliza anne, bir beze sarıp beni annemin kucağına vermiş. Annem anlatırdı: "Kumral saçların, yeşil boncuk gibi gözlerin vardı. Yüzüne bakar bakmaz bana seslenen o sesin bir emaneti olduğunu anladım ve kutsal annemizin eli hep üzerinde olsun diye adını Mary koydum."

Babam bir hafta hiç yüzüme bakmamış. Sekizinci gün annem, babamı da ikna ederek Eliza anneyi de alıp beni kiliseye götürüp vaftiz etmişler ve rahip, ismimi o kutsal mekânda herkesin duyacağı biçimde yüksek sesle söylemiş.

O zamanlar yokluk ve fakirliğin hüküm sürdüğü zor günlermiş. Babam fırıncı olduğu için bizim evde mis kokulu sıcak ekmek hiç eksik olmazdı. Hayatım boyunca o taze ekmeğin kokusu burnumda tütüp durdu.

Evimiz iki katlıydı. Alt katta mutfak, kiler ve bir salon; üst katta yatak odaları bulunurdu. Cumbalı evimizin önünde küçük bir bahçesi vardı. Bahçede, önünde küçük bir havuzu bulunan tulumba çeşmemizde buz gibi su akardı. Bahçeyi çevreleyen duvarın önünü gül ağaçları kuşatırdı. Güller açtığında yayılan kokuyu, tıpkı o sıcak ekmeğin kokusu gibi, hiç unutmadım. Ama güzel kokuyu esas kilisenin bahçesindeki güller yayardı.

Yaşlı amcalar, sabahın köründe gelir, kilisenin bahçesinde sabah güneşi alan banklara oturur, yüksek sesle konuşurlardı. Sesleri duyan babam, her sabah, "Bu sağırlar yine geldi." diye homurdanırdı.

Üç yaşına geldiğimde annem erkek kardeşim Dimitri'yi doğurdu. Babamın o günkü mutluluğu, yüreğime kıskançlığın karanlığı olarak çöktü. Dimitri yürümeye başlayıp oyun arkadaşım olunca o karanlık sevgiyle doldu. Oyuncak bebeğimmiş gibi bahçede, sokakta dolandırıp durdum.

Mahallenin diğer çocuklarıyla, o yaşlı amcalar gibi, kilisenin bahçesinde toplanıp oynuyorduk. Gürültü yapınca kilisenin genç Diyakoz'u gitmemiz için bize bağırırdı. Güllerin arkasına saklanıp bu durumu da bir oyuna çevirmeyi başarırdık.

Babamın çıraklığını yapan Süleyman Abi diye biri vardı. Kıvırcık saçlı, hafif tombul, güleç yüzlü biriydi. Elleri ekmek küreği kadar geniş ve büyüktü. Annemin verdiği siparişleri eve getirdiğinde utangaç bir tavırla teslim eder, tulumbada su çekip elini yüzünü yıkayıp koşarak giderdi. Tulumbadan akan suyun önüne tuttuğu avuçlarına bakıp güldüğümüzde annem, "Hamur yoğurmaktan çocuğun elleri güçlü ve büyük olmuş, bu bir kusur değil." diyerek bizi azarlardı.

Okula başladığımda Süleyman Abiyle daha çok görüşmeye başlamıştım. Diğer çocuklara karşı bana abilik yapardı. Annesi Ayşe Teyze, kardeşim doğduktan sonra bize sık gelir, anneme yardım ederdi. Okula gidince bizim mahallede oturmayan diğer çocukları da tanıdım ve rahip bu çocukların bazılarına Ermeni ve Türk diyordu. Babama, "Peder bazı çocuklara neden Ermeni ve Türk diyor?" diye sorduğumda babam, "Onlar komşularımız. Ermeniler Hristiyan, Türkler Müslüman ama hepsi Âdem'in torunları." der, yüzünü kaplayan bir kederle, "Yani bizim kardeşlerimiz onlar..." diye eklerdi. "Süleyman Abi de mi öyle?" deyince babam kafasını sallayıp sevgi dolu bir ses tonuyla, "Evet, çok çalışkan, dürüst bir çocuk Süleyman; tıpkı adını aldığı Süleyman gibi." deyip iki eliyle yüzünü sıvazladı.

Günlerden bir gün annem, Ayşe Teyzeyle mutfakta fısıltılı bir sesle hararetli bir konuşma yapıyordu. Ne konuştuklarını tam olarak anlamadım ancak ikisinin de sesi ağlamaklı gibiydi.

O aralar kilisenin bahçesinde oturan yaşlı amcalar da kısık sesle sohbet ediyorlardı. Hepsinin yüzüne çöken keder sanki bir haftada onları daha da yaşlandırmıştı. O hafta okulları tatil ettiler. Mahallenin üzerine ölü külü serpilmiş gibiydi. Külün soğuk yüzü yetmezmiş gibi yılın ilk karı da yağmıştı.

Aklım erdikten sonra hep heyecanla beklediğim Noel geldiğinde eski neşe ve sevinçten eser kalmamış, insanların tamamı siyah giyimli ağıtçı kadınlara benzemişlerdi. Noel gecesi rüzgârla savrulan şiddetli bir kar yağdı. Sanırım o fırtınalı kar yüzünden Noel Baba bizi terk etti ve bir daha da bize hediye getirmedi.

Benim yaşımda olanlar yaşananların farkındaydı ancak kardeşim ve diğer çocuklar, yaşanacakların ciddiyetinden uzak, çocukça hevesler peşindeydiler. Babamlar her gün bir yerde toplanıp umutsuzca eve geliyorlardı.

Mart ayının ortalarına doğru havalar biraz ısındı, karlar eriyip güneş parlayan yüzünü tekrar gösterdi. Fakat insanların yüreğine çökmüş olan kara umutsuzluktan güneşi görecek hâlleri kalmamıştı. Öyle ki yüzlerine bıçak atsanız bir damla kan akmazdı. Bundan dolayı evlerde yapılan dualar dışında kimse Paskalyayı da kutlamadı.

Sanırım o yıl büyümüş, hayatın ağır yükünü kalbime ve beynime yüklemiştim. Her gün ağlayan anneme eşlik ediyor, babamdan yeni haberleri dinliyor ve kardeşimi olacaklara hazırlamaya çalışıyordum.

Bir pazar ayininde rahip uzun bir dua okuduktan sonra göçten bahsetti. "Artık saklayacak bir şey kalmadı. Dün göçmemizle ilgili emir geldi. Bu ayın sonuna doğru gitmemiz gerekiyor. Ona göre hazırlıklarınızı yapın. İsa Mesih ve tüm azizler yoldaşımız olsun. Amen." deyince cemaatin tamamı hep bir ağızdan, "Amen." dediler.

Babam yine sabah erkenden gidip fırını açıp ekmek pişiriyordu. Annem kesin göçürtülürsek yanımıza alabileceğimiz şeyleri ayırmaya başlamıştı. Evin tavanında ve duvarlarında gezdirdiği bakışları bize takılınca, gözlerinden Ayazma’daki çeşme gibi su boşalıyordu. Gül ve taze ekmek kokulu evimiz cenaze evine dönmüştü.

Dedem ve babaannem yaşlanmış, halamın yanında yaşıyorlardı. Annemin anne babası ölmüş, sadece küçük dayım hayatta kalmıştı. Dayım iyi bir mobilya ustasıydı ve herkes tarafından çok sevilen biriydi. Sparta'da oturanların neredeyse tamamı dayımın atölyesinden mobilya satın alıyordu. Kiliseleri süsleyen ikonaların da büyük bir kısmı o atölyede üretiliyordu. Ben doğduğumda dayım, Meryem Anamızın güzel bir ikonasını yapıp bana hediye etmişti.

Bilinmezlik korkusu insanların yüreğini ve beynini örümcek ağı gibi sarmış, herkes her şeye karşı öfkeli ve tahammülsüzleşmişti. En küçük şeyde tartışma çıkıyor ve ciddi hakaretler ediliyor, hatta bazen kavgaya dönebiliyordu. Taş döşeli sokaklarda çocuk seslerinin yerini telaşlı ve öfkeli dolaşan insanların ayak sesleri almıştı. Bazen de gıcırdayan araba tekerlek sesleri geliyordu.

Dedemlerin bize geldiği bir akşam komşulardan da birkaç kişi gelmiş; sabaha kadar gönderilirlerse evlerini, iş yerlerini ve mallarını ne yapacakları konusunda konuşmuşlardı. At ve araba alıp hazırlıklı olma konusunda fikir birliğine varıp dağılmışlardı.

Kimsenin, eşyalarını toplamaya eli varmıyordu. Annem de neleri alıp neleri bırakacağı konusunda her gün ağlayarak karar alıyor, ertesi gün farklı şeyler yapıyordu.

Mayıs ayı gelmiş, havalar biraz daha ısınmış ancak gün aşırı yağmur yağıyordu. Yağmurun çiselediği bir sabah kiliseden gelen sesle hepimiz dışarı fırlamıştık. Kilisenin avlusunda üç tane süvari ve dokuz on tane, ellerinde ucunda mızrak takılı silah tutan askerler vardı. Ortadaki süvari, karşısında duran piskopos ve rahiplere Türkçe emirler veriyordu. Hayatımda ilk kez silahlı, üniformalı askerler görmüştüm. Korkudan gidip babamın arkasına saklandım. Dimitri annemin eteğinden tutmuş, içli içli ağlıyordu.

Askerler gittikten sonra babam rahiplerin yanına gitti. Ben de peşinden ayrılmadan onu takip ettim. Kilisenin boşaltılması için bir hafta vermişlerdi. Babam, inilti biçiminde, "Bu da demek ki bir hafta sonra göçürtülüyoruz." diye mırıldandı.

Rahip, herkesi uyarmamızı ve bir hafta sonra göçmeye hazır bir hâle gelmemizi emretti.

Babam telaşla eve doğru koştu. Ben, diz bağlarım çözülmüş gibi bir rahiplere bir babamın arkasından bakıp olduğum yerde çakılıp kaldım. Rahibin, "Mary!" diye seslenmesiyle irkilip ayaklarımı sürüye sürüye eve döndüm. Babam, anneme yükte hafif, pahada değerli olanları alıp gerisini bırakmaları gerektiğini, evi ve fırını Süleyman'ın ailesine emanet edeceklerini; bu kâbus bittiğinde geri dönüp bıraktıkları yerden yaşamaya devam edeceklerini anlatıp durdu.

O akşam Süleyman'ın anne ve babası eve davet edildi. Annemin dolaptan çıkardığı elmalar yenirken babam, "Sanırım bir hafta sonra bizi gönderiyorlar. Nereye, nasıl gideceğimizi hiç bilmiyorum." dedi.

Ayşe Teyze, ağlayan annemin yanına oturmuş onu teselli etmeye çalışıyordu. Süleyman dizlerinin üzerine çökmüş, gözlerinden akan yaşla bakışlarını babama dikmiş, hiç ses çıkarmadan oturuyordu. Ben de kedim Angel'i kucaklamış, yüzüme bakan kedinin siyah beyaz tüylerini okşuyor, bir taraftan da on gün sonra yapacağı doğumunu düşünüyordum.

Bir ara Mustafa Amca oturduğu yerden kalkıp babamın dizinin dibine çöktü. Yalvaran bakışlarını babama dikip çekingen bir ses tonuyla, "Komşu, lütfen söyleyeceklerimi yanlış anlama. Bu göç işinin sonu hiç iyi görünmüyor. Ortalıkta mübadele diye bir şeyler dolaşıyor. Sanırım buradan göçürtülenlerin yerine ecnebi memleketindeki Müslümanları getirip yerleştireceklermiş. Diyorum ki Müslüman olsanız da gitmeseniz. En azından Müslüman olmuş gibi davransanız, olmaz mı?" deyip babamın ellerini avucunun içine aldı.

Babam, "Nasıl böyle bir şey yapabiliriz? İnancımızdan, bin yıllardır atalarımızın inandığı şeylerden nasıl vazgeçebiliriz? Yüz yıllardır biz burada hep böyle yaşadık, yani biz buralıyız. Gönderecekleri yeri hiç bilmeyiz. Bu işin yanlış olduğunu anladıklarında yurdumuza dönmemize müsaade edeceklerdir. Bundan dolayı senden ricam, biz dönene kadar evimize ve fırına göz kulak olmanızdır. Süleyman işi öğrendi. Yanına da birini aldın mı gayet güzel çalıştırırlar." dedi.

Sessizce ağlayan Süleyman, hıçkırarak, "Ustam..." deyip yutkundu. O, kedilerin kuyruğuna teneke bağlayıp korkunç muziplikler yapan çocuk Süleyman gitmiş, duyarlı, vefalı bir delikanlı gelmişti. Süleyman'ın bu hâli gözlerimde sel olup çağladı. Annemle Ayşe Teyze de hıçkırıklarımıza katılınca babam ve Mustafa Amca da sessizce gözlerini silip durdular.

Ağlamamızı Mustafa Amca'nın, "Annen baban çok yaşlı, onlar bu yola dayanamazlar." cümlesi durdurdu. Babam hayıflanarak, "Evet, ben de onlar için endişeliyim. Yarın gidip karakolda onların burada kalabilmeleri için başvuruda bulunacağım. Umarım kabul ederler." dedi.

Ertesi gün sabah erkenden tellal, herkesin kuşluk vakti kilise avlusunda toplanması için emir olduğunu bağırarak söyledi.

Kuşluk vakti mahallelinin tamamı kilise çevresinde toplanmıştı. Miralay ve mülki amir, askerlerle gelip oradakileri selamladı. Oldukça kibar birine benziyordu. Duvarın üzerine çıkıp herkesin duyabileceği bir sesle yaşanan bu durumda ne kadar üzüntü duyduğunu, ancak devletlerin aldığı kararları uygulamak zorunda kaldığını samimi bir biçimde ifade etti.

Ardından Yunanistan diye bir ülkeye gönderileceğimizi; yanımıza sadece kâğıt para alabileceğimizi, altın vb. şeylerin götürülmesinin kesinlikle yasak olduğunu uzun uzadıya anlattı. Kalabalıkta büyük bir homurtu çıkınca Miralay, sert bir tonda oradakileri sessiz olmaları konusunda azarladı.

Gideceğimiz yerde başta ev olmak üzere her şeyin verileceğini, bu konuda ülkelerin teminat verdiğini, endişelenmemize gerek olmadığını ikna edici bir şekilde izah etti. "Antalya Limanı'na kadar sizin güvenliğinizi biz sağlayacağız. Oradan gemilerle gideceksiniz. Şimdi gidip hazırlıklarınızı yapın, korkacak bir şey yok." deyince oradakiler, beyinlerine kaynar su dökülmüşçesine şuursuzca dağıldılar.

Yunanistan adını duyan bazıları, "Buradaki kâfirlerden kurtulup dindaşlarımızın yanına gideceğiz." diye sevindiler. Ancak askerlik yapanlar dışında kimse Yunanistan'ın nerede olduğunu bile bilmiyordu. Bizim gerçek yurdumuzun Anadolu olduğunu, Yunanistan'a geldikten sonra daha iyi öğrendim.

Dayımın verdiği ikonayı yastığımın üzerine koyup her gece Meryem Anamıza, bize yardımcı olması ve bu yaşadıklarımızın rüya olması için dualar ettim. Üzerimizde olup bizi koruyan el, tıpkı Noel Baba gibi, bizi terk etmişe benziyordu.

Sabah uyandığımda kilisenin bahçesinde karmaşık bir çalışma vardı. Bir tarafta duvarlardan indirilen ikonaları taşıyanlar, öbür tarafta liturjik kapları sandıklara yerleştirmeye çalışanlar vardı. Sandıklanan eşyalar üç at arabasına yüklenip diğer kiliseye doğru yola çıktı. Piskopos ve yardımcıları, sakallarından göğsüne damlayan gözyaşlarıyla dua ederek kilisenin kapısını kilitleyip arabaların peşinden gittiler. Yaşlı rahibin bahçenin kapısında durup kiliseye bakışını hiç unutmadım.

Akşamüzeri Miralay, peşinde askerlerle mahalleye gelip bizim ev dâhil olmak üzere göçürtülecek olanların kapısına kırmızı boyayla çarpı işareti koydular ve ertesi gün gitmek için hazır olmamızı söylediler. İşte o anda bu işin çok ciddi olduğunu anladım ve yüreğim buz kesti. Üzerimize bir çarpı atılmış ve artık yok sayılmıştık.

Akşam babam, yanında Süleyman'la birlikte iki kasa dolusu ekmekle eve geldi. Süleyman'ı karşısına oturtup fırınla ilgili bir sürü nasihatte bulundu ve fırının anahtarını ona teslim etti. Süleyman, elindeki anahtara odakladığı bakışlarını kaldırmadan, ağlamaklı bir sesle, "Ustam, gitmeseniz olmaz mı?" deyip avucundaki anahtarı sıktı. Babam, "Biz de gitmek istemiyoruz ama bizi yönetenler bunu bize reva görmüşler. Merak etme, ortalık biraz sakinleştiğinde geri geleceğiz." diyerek sağ eliyle Süleyman'ın kıvırcık saçlarını okşadı.

Gece hiç uyumadık. Şafak sökmeden babam at arabasını getirip annemin ayırdığı eşyaları ve ekmeği arabaya yükleyip üzerini beyaz bir bezle kapatıp sıkıca bağladı. Annem de ağlaya ağlaya evde bıraktığımız eşyaların tozlanmaması için hepsinin üstünü örttü.

Müslümanların sabah ezanı okunduğunda Miralay ve askerler mahalleye gelip herkesin yola çıkmak için hazır olması için bağırıp durdular. Bizim araba hazır olunca babam dedemleri hazırlamak için gitti. Dayım da arabasını yüklemiş, bizim evin önüne gelmişti.

Dayımı görünce annem, "Babamla annemin mezarı burada. Belki de onları bir daha göremeyeceğiz." diyerek hıçkırıklara boğuldu. Dayım gelip anneme sarıldı, ikisi birlikte hüngür hüngür ağladılar. Süleyman, bizi yolcu etmek için anne babasıyla gelmişti. Onlar da annemin yanında durmuş ağlıyorlardı. Angel'i kucağıma alıp babamı beklemeye başladım. Yüreğimde hiç his kalmamıştı. Ne ağlayabiliyor ne de bir şey düşünebiliyordum. Sokağa çıkıp babamın geleceği tarafa anlamsız ve umutsuzca baktım. Babam, annesini ve babasını eşyaların üzerine oturtmuş, halamla birlikte atın yularını tutmuş geliyorlardı. Evin önüne geldiklerinde halam arabanın yanında kaldı. Babam evin bahçesine gelip Mustafa Amcalarla selamlaştıktan sonra evin içerisine girip son bir göz atıp kapıyı kilitledi ve anahtarları Mustafa Amca'ya verdi. "Oturduğunuz babamın evi sizin olsun." diyerek cebinden bir anahtar çıkarıp onu da verdi. "Kız kardeşimin evi. Bizim eve göz kulak olursanız size minnet duyarız." Mustafa Amca, "Hepsine iyi bakarız, hiç merak etmeyin. İnşallah dönersiniz ve birlikte yaşamaya devam ederiz." deyip babama sarıldı.

Gözyaşlarının sel olduğu vedalaşma bittiğinde babam kucağımdaki Angel'i gördü ve onu götüremeyeceğimizi söyledi. O ana kadar donmuş yüreğim, tenceredeki su gibi kaynayıp beynime sıçradı. Ona sarılıp, "O hamile, biz yokken buralarda ölür." deyip dizlerimin üzerine çöktüm.

Karşıma gelip diz çöken Süleyman, sevgi dolu bakışlarla, "Merak etme, ben ona çok iyi bakarım. Yavruları olunca da sana mektup yazarım." diyerek Angel'i kucağımdan çekerek aldı.

Annem elimden tutup ayağa kalkmam için beni çekiştirirken bir düdük sesi duyuldu ve ardından Miralay'ın, "Acele edin!" diye bağırması kulaklarımda çınladı. Daha sonraları çokça duyacağımız bu sesin karşısında ayağa fırlayıp çivi gibi durdum.

Nereye gittiğini bilmediğimiz yola çıktığımızda, neredeyse kentin tamamının kağnılarla yola düzüldüğünü gördüğümde biraz rahatladım. Sanırım kalabalıktan güç aldım. Yürüyen insanların, atların ayaklarının ve tekerleklerin çıkardığı toz bulutu bizi içine almış, gül kokulu Sparta'mızı, tıpkı yüreğimize serpilen kül gibi, gri, renksiz bir hâle dönüştürmüştü.

Çocuk adımlarımla yürüdüğüm o sekiz gün sekiz gece, hayatımın en korkunç günleriydi.

İkinci gün yağan yağmur yolları bir çamur deryasına çevirdi. Babamlar neredeyse günün tamamında arabaları iterek yol aldılar. Geceleri insanlar gruplar hâlinde kümeleşip açık alanda uyuyorduk. Gökyüzü ve yıldızların bu kadar güzel olduğunu ilk kez o zaman fark ettim.

Yedinci gün dar bir boğazdan geçerken kervanın arka tarafında kıyameti bildiren surun sesi gibi bir çığlık koptu. Eşkıyalar konvoya saldırmış ancak askerler onların kimseye zarar vermesine müsaade etmemişlerdi. O gün dedem ateşlenerek rahatsızlandı. Babam onu arabadan indirip başına su döktü. Dayım tanıdığı doktoru bulup getirdi ve doktor ona yanında taşıdığı bazı ilaçlar verdi.

Sekizinci günün sabahı düz bir ovaya indik ve karşıda ucu görünmeyen bir göl uzanıyordu. Babam onun Akdeniz olduğunu söyledi. İlk defa denizi o zaman gördüm.Ovaya indiğimiz andan itibaren sıcaklık bir kefen gibi vücudumuzu sarmış, durmadan terliyorduk. Akşama liman dedikleri yere geldiğimizde mahşeri bir kalabalık vardı.

Mary, bakışlarını ayakucunda yatan kediye dikti. Yüzündeki kırışıklıklar daha da derinleşti. Çukura gitmiş, feri sönen gözlerinin kenarından süzülen yaşlar, kırışıklıkların içerisinde menderesler yaparak akıyordu. Torunu, "Babaanne, sonra ne oldu?" diye heyecan ve merakla sordu. Islak bakışlarını torununun yüzüne kaldırıp hüzünlü bir tebessümle, "Yoruldum, bu günlük bu kadar yeter. Yarın devam ederiz." dedi. Oturduğu somyada soluna yatarak gözlerini kapattı. Torunu Anastasya, yaşlı kadının keder kaplamış yüzüne sevgiyle baktı. Karşı koltuktaki çarşafı yaşlı kadının üzerine örtüp, "Ben de nenem gibi güçlü bir kadın olacağım." diye mırıldandı.

Mary rüyasında annesini gördü. Kedisi Angel doğurmuş, altı tane yavru dünyaya getirmişti. Annesiyle beraber bahçede ona yeni bir kulübe yapıyorlardı. Birden bahçeye dalan bir köpek yavrulardan üçünü öldürdü, bir tanesini de ağzına alıp kaçtı. Mary ağlayarak köpeğin peşinden koştu. Annesi, geri dönmesi için ona yalvarırcasına bağırdı. "Mary, Mary!" sesi kulaklarında çınlarken ayağına dokunan bir elle sıçrayarak uyandı. Sıçramasıyla korkan torunu kekeleyerek, "Babaanne, benim." diyebildi.

Başörtüsüyle terleyen yüzünü silip torununa sarıldı. "Kötü bir rüya gördüm. Gerçi hep kötü rüyalar görüyorum. Sanırım bizim gibilerin iki hayatı oluyor: mübadele öncesi ve mübadele sonrası. Beynim mübadele öncesinde donup kalmış. Sonrasıyla ilgili çok şey hatırlayamıyor ve rüyamda görmüyorum..."

 

Kahvaltıdan sonra Pire Limanı'nı gören balkonda oturup limana girip çıkan gemileri izlemeye koyuldu. Uzaktaki gemileri fark ettiğinde kendilerini bu limana getiren o demir yığını eski gemiyi düşündü. Bu eve yerleştikleri günden beri gününün büyük bir kısmını o geldikleri yöne bakıp geçiriyordu.

Torunu, elinde bir fincan kahveyle gelip karşısına oturdu. "Bu sefer kahveyi tam istediğin gibi yaptım, köpüğü Isparta'yı kuşatan dağlar gibi oldu." deyip gülümsedi. "Eee, artık bunun hatırına hikâyenin gerisini de anlatırsın, değil mi Giagia?" Mary, kahvesinden bir yudum alıp bakışlarını Pire Limanı'nın üzerinde gezdirdi ve söze başladı:

“Antalya Limanı'nda binlerce insan vardı. Bunların bir kısmı gemilerle gelmiş, götürülecekleri yer için hazırlık yapıyordu. Bir kısmı da bizim gibi gemilerin almasını bekliyordu. O gece sivrisinekler yüzünden hiç uyuyamadık. Sparta'nın o sineksiz, serin gecelerini çok özlemiştim.

Limana vardığımızda gelenlerin hepsi bir sıraya sokulup üstleri ve eşyaları arandı. Birçok insanın üzerinden ve eşyalarından çıkan altınlara el koydular. Babam ve dayım at ve arabaları satmak için çok uğraştılar. İçinde bulunduğumuz umutsuz durumun farkında olan uyanıklar para verip almaya yanaşmadılar. Nasıl olsa biz mecburen gemiye bindirildiğimizde atları ve arabayı orada bırakmak zorunda kalacaktık. Böyle zamanlarda insanlar inançlarını dolaba kaldırıyor, fırsatçı ve soyguncu oluyorlardı. Ortalık bu tür insanlarla dolmuştu. Babam bizim at ve arabaları Selanik'ten gelen ve Sparta'ya gidecek olan bir aileye ucuza sattı. Annem, "Bizim evleri bunlara verecekler sanırım." deyip hıçkırarak ağladı.

Dedemin ateşi tekrar yükselmiş, sivrisinekler yüzünden her tarafı kaşınmaya başlamıştı. Üç gece limanda geminin gelmesini bekledik. Ömrümde geçmeyen en uzun üç gündü. Çocuklar ağlıyor, sinirleri boşalmış büyükler onlara bağırıyor, tam keşmekeş bir ortamdı. Sıcaktan bazı yaşlılar öldü. Dedem ölmedi ama yaşayan bir ölüye dönmüştü.

Dördüncü gün büyük demir yığını bir gemi limana yanaştı. İçindekiler bizim gibi perişan bir hâlde ağlayarak indiler. İlk defa gördüğüm deniz, gemi ve gideceğimiz o meçhul yer ödümü koparıyordu. Dayım dışında yüzme bilen yoktu. "Ya gemi batarsa?" deyip umutsuzca babamın gözlerinin içine baktım. Babam şefkatle, "Korkma cesur kızım, Meryem Anamızın eli hep üzerimizde olacak." diyerek sağ eliyle saçlarımı okşadı.

Öğlene doğru bizleri gemiye bindirdiler. Eşyalarımızı bir araya toplayıp dedemle babaannemi rahat edecekleri biçimde oturttular. Ben meraktan parmak uçlarıma kalkarak limandakileri ve geldiğimiz yolu izliyordum. Gemi acı bir korna çalarak hareket ettiğinde, koyun ağılında yatan koyunlar gibi kümelenmiş insanların büyük bir kısmı kustu. Başım döndü, düşmemek için sıkıca tutundum. Gemi yol aldıkça iri bir boğaya benzeyen Toros Dağları ufuk çizgisine dönüştü.

Üçüncü gün bir adanın limanına yanaşan gemiden anons geçtiler. Spetses (İspeçe) Adası'na gelmişiz; on beş gün burada karantinada kalacak ve sonra Pire'ye gidecekmişiz. Küçük, yeşil bir adaydı. İhtişamlı eski yapılar vardı.

Karantina süreci tam bir eziyete dönüştü. Göçeceğimizin belli olduğu andan itibaren içine kapanmış ve hiç konuşmayan dedem ağır hastalandı. Dayımın arkadaşı doktorun tüm müdahalelerine rağmen dedem, gözleri açık, bu dünyadan göçtü. En azından onun son göçü oldu; bizleri bekleyen daha birçok göç vardı. Babaannem yorgun, bitkin sesiyle yaktığı ağıtlarda Tanrı'ya, "Benim de canımı al, daha fazla kötülük görmeyeyim." diye yalvarıp durdu. Babamın yüzüne çöken keder, hayatının geri kalan süresince kalkmadı. Bakışları derin bir kuyunun içine bakar gibiydi. Daha bir sürü yaşlı öldü. O lanet adada biz mübadillerin küçük bir mezarlığı oldu.

On beş günün sonunda kalanlar yeniden bir gemiye bindirilip Pire'ye doğru yola çıktık. Akşama doğru gemi Pire Limanı'na demir attı. Bizi orada eli silahlı askerler karşıladı. Başlarındaki komutan, köpek azarlar gibi hepimizi azarladı. Herkese verilecek ev olmadığını, kentin kenar mahallelerinde kiralık ev bulabileceğimizi alaycı bir ses tonuyla gevşek gevşek anlattı.

Babamla dayım eşyaları sakin bir köşeye taşıyıp beklememizi, kendilerinin gidip ev arayacaklarını söyleyip gittiler. Halam çıkınımızda kalan son kuru ekmekleri çıkardı ve bir bakkal bulup bir şeyler almak için benim de elimden tutup kentin taş döşeli dar sokağından rampaya doğru yürüdük. Küçük bir bakkaldan biraz helva ve domates alıp döndük.

Yaklaşık iki saat sonra babamlar sinirli bir biçimde geldiler. Dayım limanın köşesinde bekleyen eşek arabalarının yanına gidip bir araba kiraladı ve eşyaları yükleyerek kiraladıkları eve doğru yola çıktık. Esas kâbusun bundan sonra başlayacağını işte o zaman anladık. Sözüm ona dindaşlarımızın arasına gelmiştik. Daha yolda giderken geçtiğimiz mahallelerde, "Türk dölü!" diye bize hakaret etmeye başlamışlardı.

Yıkılmaya yüz tutmuş derme çatma bir gecekonduydu. Evi gören annem dizlerinin üzerine çöküp, "Tanrım, bu nasıl bir kâbus? Bize yardım et. O gül kokulu güzel evden sonra bunu görecek ne günah işledik?" diyerek ellerini yüzüne kapatıp hıçkırarak ağlamaya başladı.

Dayım, "Biz bir günah işlemedik. Günah işleyenler devletleri yönetenler; işledikleri günahın bedelini bize yaşatıyorlar. Merak etme abla, bu günler de geçer." deyip elini anneme doğru uzattı. Annem elinden tutup kalktı ve dayıma sarıldı. Babam, "Siz evi temizleyin, ben gidip kap kacak ve yiyecek bir şeyler alayım. Metanetli olmalıyız. Bu geçici bir süreç; nasıl olsa elimizde mesleğimiz var, bir haftada düzeni kurarız." dedi. Dayımla ikisi geldiğimiz yöne doğru yürüdüler. Halam anneme bakarak neşeli bir sesle, "Hadi başlayalım, umutsuzluk yok." deyip kapının önünde duran çalı süpürgesini alıp içeri geçti.

Bir haftada kulübemiz eve benzemişti. Evin küçük bir bahçesi vardı. Annem, "Buraya gül ekersek eski eve olan özlemim biraz olsun azalır." deyip derin bir nefes aldı.

Tam da babamın dediği gibi oldu. Dayımla birlikte fırın için bir yer buldular ve Sparta'da bıraktığı yerden fırıncılığa devam etti. Halam bir tezgâh yaptırdı. Annemle birlikte halı dokumaya başladılar. Komşularımız çok iyiydi. Birçoğu bizim gibi Anadolu'dan gelmişti. Babam, benle Dimitri'yi bir okula kaydettirdi ve böylece yeni hayatımız başlamış oldu.

Sevgi dolu bakışlarla torununa bakan Mary, burnundan derin bir nefes alıp dişleri dökülmüş ağzında ıslık sesi çıkararak bıraktı. Anastasya heyecanla, "Sonrasını anlatmayacak mısın?" diye sordu. Mary, "Anlatacağım ama şimdi değil..." dedi.

Anastasya’nın çocukluk ve gençlik yılları babaannesinin dizinin dibinde, onun anlattığı trajedi dolu hikâyeleri dinlemekle geçti. Çocukluk yıllarında yaşadığı o korkunç mübadele, Yunanistan’a geldikten sonra katlanmak zorunda kaldıkları dışlanma, sonrasında Nazilerin ve İtalyan Faşistlerin ülkeye saldırmalarına karşı verilen kahramanca mücadele… Kendisi cephenin gerisinde diğer kadınlarla yaralılarla ilgilenirken kardeşi Dimitri, ön cephede savaşa katılmıştı.

Getirilen yaralılar arasında kardeşi Dimitri’yi ağır yaralı gördüğü günü anlatamaz, düğümlenen boğazında hıçkırıklar, acı bir çığlığa dönüşürdü. Kollarında ölen o küçük kardeşinin ve diğer gencecik delikanlıların ölümüne sebep olan Hitler ve Mussolini gibilerine saatlerce beddua ederdi.

O savaş yıllarını anlatırken bir tarafta yurtlarını korumuş olmanın gururunu yaşar, diğer taraftan ödemek zorunda kaldıkları bedellerin büyük üzüntüsünü duyardı. Böyle anlarda Anastasya, kendini bir kuyunun dibine çekilmiş, boğulmamak için başını suyun yüzeyinde tutmak için çırpınıyor gibi hissederdi.

Babaannesi yatak odasında yatağın karşısındaki duvara, ortasında büyük bir Isparta gülü işlenmiş bir halı asmıştı. Bu halıyı ilk yaptırdıkları tezgâhta, halasıyla birlikte dokumuşlardı. Yatağın üzerine oturur, halıdaki gülden koku alabilecekmiş gibi derin derin nefes alır; annesinden duyduğu Isparta türkülerini mırıldanırdı.

Yaşlı kadının çukura gitmiş yeşil gözlerinden akan yaşların, yüzündeki kırışıklıklardan göğsüne doğru akarken bıraktığı izleri Toros Dağlarının arasındaki kıvrımlı yollara benzetirdi. Gözyaşları, ummana ulaşmak isteyen sular gibi Mary’nin yüzündeki kırışıklıkların arasından akar, yanan yüreğini söndürmek için göğsünün üzerine damlardı.

Kanepenin üzerinde cenin gibi büzüşüp sürekli tedirgin biçimde sağ tarafına yatan yaşlı kadının yüzüne ne zaman baksa, kımıldayan göz kapaklarından ve titreyen dudaklarından, yaşadıklarının asla geçmişte kalmadığını, sürekli yaşamaya devam ettiğini fark ederdi.

Hayatın gerçeklerini iyice anladığında babaannesinin anlattıklarının hikâye değil, hayatın kendisi olduğunu öğrendi. İnsanların bitmek bilmeyen hırsları, açgözlülükleri, çekemezlik ve kıskançlıklarını ve de en önemlisi korkunç acımasızlıklarını tecrübe ettiğinde dinlediği acılar, yüreğinde karanlık bir umutsuzluk oluştururdu. Bir gün konuşurlarken babaannesine yüreğine çökmüş umutsuzluktan bahsetmişti. Babaannesi, yüzüne yayılan, çok nadir gördüğü bir gülümsemeyle saçını okşamış ve hayatın bir mücadele olduğunu ve de asla pes etmemesi gerektiğini uzun uzadıya anlatmıştı. “Eğer biz hemen pes etseydik, bugün acılarımı paylaştığım sen, meleğim, olmazdın. Onun için acılardan daha da güçlenerek çıkmayı öğrenmelisin.” deyip Anastasya’yı kendine doğru çekip titreyen dudaklarıyla başını öpmüştü.

Her sabah uyanır uyanmaz babaannesinin odasına gitmeyi alışkanlık edinmiş olan Anastasya, odaya girdiği bir sabah yaşlı kadının katılaşmış bedeninde, iri açılmış, cam gibi yeşil gözlerinin boşluğa baktığını görünce acı dolu bir çığlık atmıştı. Anastasya’nın lise son sınıfa geçtiği yıl babaannesinin bu dünyadaki çilesi bitmiş, açık kalmış gözleri ve acı dolu bir yüz ifadesiyle öbür dünyaya göçmüştü.

Mary’nin anlattığı acılar, Anastasya’nın yüreğinde filizlenmiş ve her geçen gün keder veren bir ağaca dönüşmüştü. Yüreğinde köklenmiş bu hüzün ağacının yemişlerini, kalanlara ders yapıp ölümsüzleştirmenin tek yolunun yazıp tarihe not düşmek olduğuna karar verdi. Yüreğine yapacağı bu aşının tutması için kendisine kalın bir defter alıp her gün düzenli yazmaya başladı. “Güzel Bir Rüyayla Başlayan, Korkunç Kâbuslarla Biten Bir Hayat” diye başlık attı.

Dünyada ve ülkesindeki kötülüklere karşı güçlü biçimde mücadele edebilmek için Atina Üniversitesinde (ΕΚΠΑ) Hukuk Fakültesine kayıt yaptıran Anastasya, aktif bir insan hakları savunucusu oldu. Okulunu bitirdiği yıl, çocukluğundan beri planlamış olduğu yolculuğu gerçekleştirmek için hemen hazırlıklara başladı. Mayıs ayının 15’i için Pire Limanı’ndan İspeçe Adası’na bir bilet alıp adaya gitti.

Önce büyükbabasının ve mübadillerin mezarlarını ziyaret etti, sonra karantinada tutuldukları alanı aradı. Ancak ada, Mary’nin anlattığına çok benzemiyordu. Her taraf beyaz boyalı binalarla dolmuştu. Oradan Antalya’ya direkt gemi olmadığı için önce İzmir’e ve oradan da Antalya’ya geçti. Bindiği lüks gemi ve rahat oturma koltuklarının, Mary’nin anlattığı o demir yığıntısıyla bir alakası yoktu.

Yol boyunca mübadillerin neler yaşayıp düşündüklerini hissetmeye çalıştı. Mary gibi binlerce insanın, umutlarını ve her şeylerini bırakmak zorunda kaldıkları Antalya Limanı, pahalı yatların demirlendiği bir yat limanına dönüşmüştü. O geceyi limanın kenarında bir bankın üzerinde derin düşüncelerle geçirdi. Yaşlı insanların iniltisi, çocuk ağlamaları ve sivrisineklerin kâbusa dönüştürdüğü ve de meçhulün yüreklere saldığı korku dolu, umutsuz, karanlık geceler…

Ertesi gün bir araba kiralayarak Isparta’ya doğru yola çıktı. Döşemealtı’ndan geçip Çubuk Boğazı’na girdiğinde, eşkıyaların kervana saldırdığı yeri tahmin etmeye çalıştı. Aklından asfaltlanmış, klimalı arabayla gitmenin bile yorucu olduğu bu yolda, sekiz gün sekiz gece yürümek diye geçirdi.

Isparta’ya vardığında doğruca Meryem Kilisesi’nin olduğu mahalleye gitti. Mahalle beton binalarla dolmuştu. Arada yıkılmaya yüz tutmuş, babaannesinin anlattığı evlere benzeyen tek tük ev kalmıştı. O gül kokulu kilise bahçesinde Isparta gülünden eser kalmamış ve bina, yüz yıl boyunca yıkılmaya terk edilmişti. Bahçe duvarına oturup ağlayarak kilisenin kapısını kilitleyen rahiplerin son bakışlarını hayal etmeye çalıştı. Babaannesi, kardeşi Dimitri’yle bu bahçede oynamıştı. Otların arasında yatan birkaç köpekten başka bir şey görmüyordu. O kutsal mekân bir çöplüğe dönüşmüştü. (Yıllar sonra nihayet kilisenin onarılıp “Koku Müzesi’ne” dönüştürüldüğünü gazetelerden okuyacaktı.)

Mary’nin doğduğu evin yerine dört katlı çirkin bir bina yapmışlardı. Taş döşeli cadde ve sokakların etrafına sıralanmış cumbalı, tek ve iki katlı evlerden eser kalmamıştı. İçerisinde tulumba çeşmeler bulunan gül kokulu bahçelerin yerini, üzerinde palmiye bezemeli beton duvarlarla çevrili, düzgün kesilmiş çimler almıştı.

Büyük bir hayal kırıklığıyla kalacağı pansiyona gitti. Ertesi gün dedesinin Süleyman’a bıraktığı fırını aramak için erkenden uyandı. Öğlene kadar kilise çevresinde dolaşıp gördüğü yaşlı insanlarla sohbet etmeye çalıştı ve fırınla ilgili bilgiler topladı. O bölgede, Emre Mahallesi’nde bulunan eski bir fırın dışında fırıncı kalmamıştı. Mary’nin anlattıklarından Emre Mahallesi’nin, Ermenilerin oturduğu mahalle olduğunu anımsadı. Hukuk fakültesinde bu mahalleli bir mübadilin torunuyla aynı sınıftaydı.

Mahalle, yıkılmaya yüz tutmuş taş ve ahşap örgülü eski evleri ve dar sokaklarıyla Isparta’nın geçmiş dokusunu koruyan solmuş bir resim gibi görünmekteydi. Tarif ettikleri sokağın köşe başına vardığında burnuna, Mary’nin hasretle andığı o ekmek kokusu geldi. Fırının kapısında, ahşap bir sandalyenin üzerinde şişman, beyazlaşmış kıvırcık saçlı birisi oturmaktaydı. Adamı görünce, babaannesinin anlattığı tarife uyuyor diye düşündü. Yanına varıp aksanlı bir Türkçeyle kendini tanıttı.

Adam, karşısındaki sandalyeye oturmasını işaret edip bir çay getirmeleri için içeriye seslendi. Esmer bir çocuk çayı getirip masanın üzerine bıraktı. Anastasya, çekinerek Mustafa Amca, eşi Ayşe Teyze ve oğlu Süleyman olan bir aileyi tanıyıp tanımadığını sordu. Adam, bu isimleri duyunca bütün dikkatini toplayıp Anastasya’ya baktı. Anastasya’nın yüzüne mutlu bir gülümseme yayıldı. Adam düşünür gibi yaparak “Hayır.” dedi ve pişkin bir ses tonuyla, “Dedelerinin gömdüğü defineyi mi bulmaya geldin?” diye sordu. Anastasya, adama iğrenerek bakıp aklından, “Bu mirasyedilerin kötülüğünden hiçbir şey eksilmemiş.” diye geçirdi. Ayağa kalkıp birkaç adım atmıştı ki adam, “Aah, hatırladım.” diyerek homurdandı. Durup adamın yüzüne baktı. Şişman adam, “Sanırım onlar babamın bu fırını satın aldığı aileydi.” dedi. Anastasya geri dönüp sandalyeye oturdu ve şimdi nerede olduklarını sordu. Adam iç geçirerek, “Isparta’nın zengin bir ailesiydi. Yaşlıları ölünce torunları, fırını ve bazı evleri satıp İstanbul’a taşındılar.” deyip hayıflandı.

Anastasya arkasına yaslanıp anlatmaya başlayan adamdan mübadele ile ilgili kulaktan dolma bazı hikâyeler dinledikten sonra teşekkür edip umutsuzca oradan ayrıldı.

Isparta’da bir hafta kaldı. Babaannesinin anlattığı o güzelim evler, okullar ve kiliseler yıkılmış, sadece iki kilise bırakılmıştı. Onlar da virane olmuştu. Bu süre içerisinde komşularının geldiği Uluborlu İlçesi’ni de ziyaret etti. Kalın surlarla çevrili kalenin içerisinde yaşayan Rumlardan geriye ev temelleri; Türklerin yaşadığı Kapı Dağı’nın eteğindeki yerleşimde sadece bir tane minare ayakta kalmıştı. İki yerleşimi birbirine bağlayan su kemerleri, “Cirimbolu Köprüsü”, zamanın sessiz tanığı gibi durmaktaydı.

Büyük bir hayal kırıklığıyla Atina’ya döndü. Eve geldiğinde yaptığı ilk iş, mezarlığa gidip Isparta’dan getirdiği gül suyunu mezarların üzerine döküp saatlerce ağlamak olmuştu.

O yılın aralık ayında kitabı tamamlayıp yayımlanması için editöre verdi. 15 Mayıs’ta kitap yayımlandı ve bir hafta içerisinde en çok satanlar arasında yerini aldı. Hukuk ofisine giderken önünden geçtiği kitapçının vitrininde kendi kitabını fark edince durup bakışlarını kitabın üzerinde gezdirerek hüzünle gülümsedi ve “Bütün acıların sebebi olan kapitalizm! Yarattığın acıları da paraya dönüştürüp katlanarak büyüyorsun.” diye mırıldandı…

 

 

 

 

 

6 Yorum var

  1. Kadın Avatar Nurcan 2026-08-18
    Kaleminize sağlık kıymetli hocam.. “acılardan daha da güçlenerek çıkmayı öğrenmelisin” ????????
  2. Kadın Avatar Esra 2026-08-18
    Kaleminize sağlık ...
  3. Erkek Avatar Orhan Alav 2026-08-18
    Mehmet hocam, çok güzel bir yazı yazmışın. Her satırında tarihi yaşadım, gözlerim nemlendi. Teşekkür ederim bu güzel yazıyı kaleme alfığın için. Mücadele büyük bir yıkım ve yanlış bir uygulama idi. Lozan da Venizelosun dayatması ile yapılan zorınlu bir nüfus hareketliliği göçe zorlama idi. Keşke herkes yerinde kalsa imiş. Gözlerim doldu. Selam, sevgiler.
  4. Erkek Avatar Davut Can Sanduvaç 2026-08-18
    Mehmet Hocam Ellerinize sağlık çok güzel Yazı olmuş.
  5. Erkek Avatar Hurşit 2026-08-18
    Hocam ellerinize sağlık. Okurken çok duygulandım.
  6. Kadın Avatar Elif 2026-08-18
    Harika olmuş kaleminize sağlık

Yorum Yap

Email Adresiniz görünmeyecektir.*

Kadın Avatar Nurcan
Kapat