AŞKIN IRKI, DİNİ, DİLİ VE ZAMANI YOKTUR | Prof. Dr. Mehmet ÖZHANLI
  • Çalışma Saatleri: Hafta içi ve Cumartesi: 09:00-18-30 Pazar: Kapalı

AŞKIN IRKI, DİNİ, DİLİ VE ZAMANI YOKTUR

AŞKIN IRKI, DİNİ, DİLİ VE ZAMANI YOKTUR Resim

AŞKIN IRKI, DİNİ, DİLİ VE ZAMANI YOKTUR

(Bu hikâye, MS 295–305 yılları arasında yaşandığı düşünülerek kurgulanmıştır.)

Sürüyü o gün erkenden suya indirmiş, söğüt ağacının gölgesinde oturup karşısındaki kenti izliyordu. Geçen haftadan beri gözünü bir türlü kentten alamıyordu. Geceleri bakışlarını kentin ışıklarına dikiyor, kafasında farklı farklı hayaller kuruyordu. Hayallerinin tamamında, yüzünü bir kez gördüğü o kız vardı.

Kentin pazarına gittiği gün, kentin kuzeydoğusundan agoraya giden sokağın başındaki çeşmeden su dolduran kız… Kız, testiyi doldurmak için oluğun önüne tutmuş, ince tonda bir şarkı mırıldanıyordu. Çeşmenin hizasına gelince şarkı sözlerini anlamak için durup kulak kesilmişti.

Ayak sesiyle irkilen kızla göz göze gelmiş; yanakları kızaran kızın eli ayağı dolaşmış, çektiği testiyi yalak taşına çarpıp kırmıştı. Testinin kırılma sesi, o bakışma anını biri bin eden zaman dilimini kesmiş; yürek gözünden gelen bakış, kızaran yüzlerde yerini derin bir mahcubiyete bırakmıştı.

Kız telaşla eğilip testinin kırılan parçalarını bir araya toparlamaya çalıştıysa da sol eline topladığı parçaların yarısı yere düşmüştü. Başını kaldırıp, olduğu yere çakılmış gibi duran adamın gözlerinin içine bakmıştı. Bu anlık bakışın ardından kız, elindeki parçaları da yere atıp eve doğru koşmaya başlamıştı.

Çoban, sokağa doğru koşan kıza, köşeyi dönüp kaybolana kadar iç çekerek arkasından baka kalmıştı. Çeşmeye gelen başka bir kadının sitil sesini duymasaydı, gün batana kadar belki de öylece duracaktı. Kendini toparlayıp agoraya doğru yürümeye başlamıştı.

Su içen sürü toparlanıp, çobanın oturduğu söğüt ağaçlarının gölgesinde kümelenip yatmıştı. Çoban, çeşmeyi ve kızı görecekmiş gibi ayağa kalkıp gözlerini kısarak bakışlarını kentin kuzeydoğusuna yoğunlaştırdı. Derin bir iç geçirerek yüreğinde yanan korun verdiği acıyı hafifletmek istediyse de aklından “onu bir daha nasıl görebilirim” cümleleri peş peşe gelip geçiyordu.

O hafta ne uyuyabildi ne de yemek yiyebildi. Anlık bir bakışmanın yüreğine düşürdüğü kor, her geçen gün daha da alevleniyor ve dayanılmaz bir acıya dönüşüyordu. İçine düştüğü bu duruma bir türlü anlam veremiyordu. “Acaba o da beni düşünüyor mu?” diye kendine sordu. Bu sorunun cevabını, onu görüp sormadan öğrenemeyeceğini biliyordu.“Keşke kış olsaydı,” diye düşündü. Karların erimesiyle sürüyü yaylaya çıkarmış ve çoğu zaman orada tek başına kalmaktaydı. “Kente bir daha ne zaman gidebilirim ki?” diye mırıldandı.

Karanlık çöktüğünde sürüyü, yaylada bir çeşmenin başına kurduğu derme çatma barakaya doğru döndürüp sürünün önünde bayır yukarı yavaşça yürüdü. Koyun ve keçilerden oluşan sürü, otlayarak peşinden gitti. Kentin ışıklarının daha iyi göründüğü bir noktaya geldiğinde durdu, umutsuzca arkasını dönüp kentin ışıklarına baktı.Kentin yanıp sönen solgun ışıkları, içinde durduğu karanlığı korkunç bir canavara dönüştürdü. Kendini karanlığın korkunçluğuna terk edilmiş bir çocuk gibi hissetti. Çocukluğundan beri bu dağlarda karanlığın içerisinde yaşıyordu. Şu ana dek hiç böyle bir yalnızlık ve korku hissetmemişti.

Sürü etrafını sarmış, yayılmaya devam ediyordu. Sürüyü koruyan iki köpekten biri yanına geldi, başını sağa sola eğerek çobanın kitlendiği yere baktı ve yüksek sesle havladı. Karanlıktaki yalnızlığını düşünen çoban korkudan sıçradı; köpeğe bağırmak istediyse de sesi çıkmadı.

Damağına yapışmış dilini hareket ettirmek için birkaç defa yutkundu ve derin derin soludu. Titreyen kol ve bacaklarına daha fazla hâkim olamayıp olduğu yere çökerek ellerini yüzüne kapadı. Çobanın çökmesi üzerine köpek havlayarak bayır aşağı koşmaya başladı. Köpeğin koşmasıyla koyun ve keçiler kaçışarak çobanın etrafına kümelendiler. Çoban, umutsuzca bakışlarını karanlıkta lamba gibi parlayan koyunların gözlerinde gezdirerek, “Korkmayın, bedenim hâlâ burada,” diye mırıldandı.

O gece ve onu izleyen geceler aynı acı ve yalnızlık duygusuyla geçti. Bahar yağışları ve sis, umutsuz düşüncelerine kalın bir perde çekiyor; bazen etrafında otlayan hayvanları bile zor seçiyordu. Farkında olmadan sürüyü sürekli kentin görüldüğü tepelere doğru götürüyor ve orada olduğunu bildiği ışıkları ve güneş gibi parlayan kızı hayal ediyordu.

Küçük kardeşi her hafta sonu köyden eşekle kendisine yiyecek bir şeyler getiriyordu. O hafta kardeşi hastalanmış ve onun yerine babası gelmişti. Bunun iyi bir fırsat olduğunu düşündü. Bir haftadır çok hasta olduğu yalanını uydurmaya karar verdi. Durumu babasına anlattı ve iki gün eve gidip dinlenmesi için ondan müsaade istedi. Babası, oğlunun solgun yüzünü görünce hastalığına inandı ve gitmesi için ona izin verdi.

Eşeğin üzerindeki erzakları hızlıca indirip gitmeye yeltendiğinde babası, “Neden acele ediyorsun, bir şeyler ye öyle git; köy bir yere kaçmıyor ya,” diye terslendi. Aç olmadığını ve bir an önce eve gidip dinlenerek iyileşip gelmek için acele ettiğini söyleyerek eşeğin yularını çekip köye doğru yola çıktı.

Yol boyunca kente gitme ve kızı görme planları yaptı. Bunları düşündükçe içi içine sığmıyor, arkasındaki eşeği çekiştirip adeta sürükleyerek yürüyordu.

Annesi onu karşısında görünce şaşırdı. Oğluna sarılıp kötü bir şey olup olmadığını sordu. Üşüttüğü için biraz rahatsız olduğunu söyleyip durumu geçiştirdi. Annesi,

“Banyoyu ısıtmıştım, ben yiyecek bir şeyler hazırlayana kadar sen geçip yıkan; sıcak su iyi gelir,” dedi. İsteksizce temiz elbiseler alıp banyoya geçti ve yıkandı. Hazırlanan yemeklerden çok az yediğini gören annesi, “İştahın mı yok, yoksa yiyip mi geldin?” diye sordu. Hastalıktan dolayı birkaç gündür iştahsız olduğunu ve merak edecek bir şey olmadığını, biraz dinlenmek istediğini söyleyip odaya geçti. Uzandığı yatakta, ertesi günü hayal edip kafasında sürekli değişen planlarla uğraşıp durdu.

Sabah erkenden uyanıp ekmek arasına bir şeyler koydu; annesine arkadaşlarıyla görüşeceğini söyleyip evden çıktı. Oğlunun bu farklı hâline şaşıran anne, kapı aralığından arkasına bakıp bu duruma anlam veremeden kafasını sallayarak kapıyı kapattı.

Köyün çıkışında en yakın arkadaşıyla karşılaştı. Telaşlı ve dalgın hâli onun da tuhafına gitti. Yıllardır tanıdığı arkadaşı sakin ruhlu, konuşkan biriydi. Nereye gittiğini sormasaydı onu fark etmeden geçip gidecekti. Arkadaşını fark edince heyecanını bastırmaya çalışarak ona doğru yöneldi ve yapmacık bir hareketle ona sarıldı; onu gördüğüne mutlu olduğunu kekeleyerek açıklamaya çalıştı. Arkadaşı nereye gittiğini sorduğunda, çekingen bir hareketle arkasına bakıp Mallos’a gittiğini, evin eksiklerini alıp döneceğini belirtti. Arkadaşı alacağın şeyleri neyle getireceksin diye soracaktı ki, “Dönünce sana uğrarım, konuşuruz,” deyip hızlı adımlarla yola geri döndü.

Kente yaklaştığında heyecanı doruğa çıkmıştı; ağzı kuruyor, durmadan yutkunuyordu. Doğruca çeşmenin bulunduğu sokağa yöneldi. Çeşmenin başında birkaç kadın gülüşüp testilerini doldurmaya çalışıyordu. Durup onlara bakınca kadınlardan biri onu işaret ederek yanındakilere bir şeyler söyledi. Utanıp geri döndü, kızın koşarak gittiği sokağa yürüdü.

Dar sokağın iki tarafında sıralı basit konutlar dizilmişti. Fakir bir aile diye aklından geçirdi. Sokakta birkaç kez gidip gelince bakanların olduğunu fark edip çeşmenin yanından geçerek kentin meydanına çıkan sokağa saptı. Kentin meydanında alışveriş yapan küçük bir kalabalık gördü. Onu görecekmiş gibi kalabalığa göz gezdirip umutsuzca etrafına bakındı. Beyni durmuş, bir şey düşünemez olmuştu. Bezgin adımlarla tapınağın bulunduğu yere doğru yürüdü.

Tapınağın avlusunda bir grup yaşlı oturmuş sohbet ediyordu. Altarın önüne gidip diz çöktü; kızı görebilmek için Tanrı Men’e yalvarıp dua ederek ayağa kalktı. Yaşlılar konuşmayı kesmiş, feri sönmüş gözlerle onu izliyordu. Bakışları fark edince saygıyla onları selamlayıp geri döndü.

Çeşmenin başına geldiğinde bir oğlan ve bir kız çocuğunu suyla oynarken buldu. Onlara yanaşıp şefkatli bir ses tonuyla, “Bir şey sorabilir miyim?” dedi. Çocuklar durup bu yabancıya çekingen bakışlarla baktılar. Oğlan çocuğu yutkunarak, “Evet,” dedi. “Burada mı oturuyorsunuz?” diyerek sağ eliyle kızın gittiği sokağı işaret ettiğinde oğlan başını sallayarak, “Evet,” dedi; sağ elinin işaret parmağını uzatıp, “Şu evde oturuyoruz,” deyip kardeşinin elini tuttu ve eve doğru yöneldi.

Çeşmeye gidip ellerini yıkadı, bir su içti ve yalağın önündeki taşın üzerine oturdu. Birkaç kadın ve genç gelip su doldurup gittiler. Gölün üzerinde oynaşan ışıklar bırakan güneş batış yoluna girmişti ama kız ortalıkta yoktu. Derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Umutsuzca etrafına bakınıp bakışlarını sokağa odakladığında karşıdan gelen kızı gördü. Heyecandan eli ayağı dolaştı; ileri doğru bir iki adım atıp geri geldi, olduğu yere dikildi. Kız, sol eliyle yanındaki küçük kızın elini tutmuş, diğer elinde tek kulplu bir testi taşıyordu. Kumral saçlarını bu sefer örüp bağlamamıştı; yanaklarının yanından inen saçlar, güneşe benzeyen yüzünü daha bir öne çıkarmıştı. Kız, hiç bakmadan çeşmeye yöneldi.

Durduğu yerde, ona dönmüş dalgın gözlerle kızı izliyordu. Kuruyan boğazını ıslatmak için yutkundu ve öne doğru bir adım attı. Aklına söyleyecek bir şey gelmiyordu. Ağzında birkaç kelime geveleyip yine yutkundu. Yutkunmaktan beynindeki her şeyi yutmuş, beyni boşalmış gibiydi. Kız eğilmiş, çeşmede testiyi dolduruyordu. Küçük kız ona bakarak kızın elbisesini çekiştirdi. Kız doğrulup arkasını döndü; donup kalmış Amari’nin gözlerine bakıp bakışlarını kaçırdı. “Ne istiyorsun?” diye terslendi. Amari, “şey, şey” diyerek kekeledi; özür dileyip rahatsız etmek istemediğini zorla kelimelere döktü. Kız, “Geçen ay senin yüzünden testimi kırdım. Etrafımda dolanıp durma, git buralardan; babama söylersem…” deyip küçük kızın elinden tutarak geldiği yöne doğru yürüdü. Kızın gittiğini fark eden Amari panikleyerek,

“Dur! Senin için geldim, lütfen adını söyle,” diye nefes almadan konuşmaya devam edecekti ki kız arkasını dönüp, “Astra,” deyip yürümeye devam etti. “Astra… Astra…” diye birkaç kez mırıldanarak tekrarladı. Yüreğinde kaynayan sıcaklık bütün bedenini sardı, gözlerinde yıldız gibi parladı. “Beni hatırladı, demek ki o da beni düşünmüş,” diyerek içinde mutluluğun saçıldığı bir kahkaha attı.

Köşeye varmış olan kız, dönüp hâlâ kendini izleyen gence tebessümlü bir bakış atarak adımlarını hızlandırdı. Amari, ne yapacağını ve nasıl davranacağını bilmeden kendi etrafında döndü. Çeşmede ellerini yıkadı; avucuna aldığı suyla yüzünü sıvazlayarak,

“Tanrım! Dualarımı kabul ettiğin için çok teşekkür ederim,” deyip birkaç kez tekrarladı. “Yıkanman bittiyse çekil, testilerimi doldurayım,” cümlesine irkilip sıçradı ve arkasında duran yaşlı kadını gördü. Kadın ters ters yüzüne bakıp elindeki testiyi oluğun önüne uzattı. Amari anlamsızca etrafına bakınıp sokağa doğru yöneldi.

Sokağın diğer sokakla kesiştiği köşedeki evin önüne geldiğinde, elindeki çalı süpürgesiyle avluyu süpüren Astra’yı tekrar gördü; eli ayağı yine dolaştı. Astra, Amari’yi fark etmemiş gibi süpürmeye devam etti. Sağ elinin parmaklarını siyah saçlarının arasından geçirerek saçını yukarı doğru sıvazladı, kıza bakarak ayaklarını sürüyerek yürümeye devam etti. Astra, elindeki süpürgeyi olduğu yere bırakıp koşarak evin içine girdi. Bu hareketi anlamayan Amari, karşısına baktığında karşı sokaktan birkaç kişinin geldiğini fark etti. Başını öne eğerek adımlarını hızlandırıp mahalleden çıktı.

Köyün yoluna çıktığında güneş batmak üzereydi. Yol boyunca Astra ismini ezberlemek istercesine tekrarlayıp durdu. Attığı her adımda geri dönüp kente bakıyor ve içini saran sıcaklıkla büyük bir mutluluk duyuyordu. Eve geldiğinde annesini kapıda beklerken buldu. Koşup ona sarıldı, yanağından öptü. “Çok açtım, yemekte ne var?” diyerek içeri geçti. Annesi, sabahki ve şimdiki hâlleri arasındaki farka çok şaşırdı. Sofraya konan bütün yemekleri büyük bir iştahla yedi. Onu izleyen annesi, bu iştahlı ve mutlu hâline çok sevindi. Küçük kardeşiyle şakalaşıp ona hiç davranmadığı bir sevgiyle davrandı.

Uyandığında kendini gülümserken yakaladı. Kahvaltıdan sonra tam evden çıkacakken kapıda Kleos ile karşılaştı. Kleos, “Hani dönünce konuşacaktık, neden gelmedin?” diye sordu. Birlikte köyün meydanına doğru yürüdüler. Yolda Amari önce havadan sudan ve güttüğü sürüden bahsetti, sonra sözü Astra’ya getirip kıza olan duygularını iç geçirerek, içli ve samimi bir duyguyla anlattı. Anlattıkları Kleos’u çok etkiledi. Kızı bir daha görebilmesi için birlikte planlar yaptılar…

Ertesi gün yiyecek ve giyecek bir şeyler eşeğe yükleyip babasının yanına gitti. Babası, iki günde oğlunda meydana gelen değişikliğe çok şaşırdı. Ara sıra eve gitmesinin iyi geleceğini düşündü.

Akşam, sürüyü kentin görüldüğü tepeye götürüp bir taraftan kentin ışıklarını, bir taraftan da gökteki yıldızları izledi. Gök kubbeyi saran yıldızların tamamıyla göz göze gelmek istercesine “Astra, Astra, Astra” deyip bakışlarını gezdirip durdu. Artık geceleri daha çok seviyordu. İlk parlayan akşam yıldızını gördüğünde içini bir sıcaklık sarıyor, diğer yıldızların doğmasını görmek için bakışlarını göğün göğsünden ayırmaz oluyordu. İlk dolunayda sürüyü, Tanrı Men’in sunağının yapıldığı yüksek kayanın önüne götürüp sabaha kadar

“Efendim Men, kızın İştar’ın suretinden birine beni âşık ettiğin için binlerce kez şükürler olsun sana” diyerek yalvarıp dua etti.

O ay çok sayıda koyun doğum yaptı; gecesini gündüzünü hayvanlarla ilgilenmekle geçirdi. Yaz ayı başlamış, havalar daha da ısınmıştı. Açık geçen gecelerde kentin ışıklarını daha net görebiliyordu. Yaylanın bütün kayalarının üzerine Tanrı’nın sembolü olan hilali ve onun içine Astra ismini kazımıştı.

Babasının geldiği bir zamanda yine eve gitti. Ertesi gün erkenden uyanıp kente gitmek için evden çıktı, Kleos’un evine varıp ona seslendi. İki arkadaş birlikte kentin yoluna koyuldular. Yol boyunca kızı nasıl göreceklerini ve ne konuşmaları gerektiğini konuşup gülüştüler.

Kente yaklaştıklarında, kentin içinden gelen bağrışmaları ve çığlıkları duydular. Çeşmenin bulunduğu sokağa girdiklerinde her tarafta askerlerin olduğunu görünce panikleyip kentin meydanına giden caddeye saptılar. Kentin meydanında da büyük bir karmaşa yaşanıyordu. Tapınağın önüne ve forumun içine çok sayıda insan doldurulmuş; askerler ellerindeki uzun mızrakları yere vurarak sessiz olmaları için bağırıyorlardı. Kentte bu kadar çok askeri ilk defa bir arada görüyorlardı. Tapınağın önüne yapıldığı Akropol’ü çevreleyen surların üzerinde de çok sayıda silahlı asker duruyordu. Kleos, elindeki değneğe yaslanmış, olanları fersiz gözleriyle seyreden yaşlıya yanaşıp ne olduğunu sordu. Yaşlı adam, imparatorun yeni bir ferman yayımladığını, tanrıya kurban kesmeyen kâfirleri cezalandırdıklarını söyledi. Antiokheia’dan askerler gelmişti; şafaktan beri evleri arayıp belirlenen kâfirleri topluyorlardı.

Yaşlı adam anlatırken Amari, yeni getirilenler arasında Astra’yı fark etti ve dudaklarından Astra ismi döküldü. Kleos dönüp o yöne baktı; birkaç aile sürüklenerek foruma getiriliyordu. Amari o tarafa yönelince Kleos onu tutup emrivaki bir tonda sakin olmasını söyledi. Yeni getirilenler de kalabalığa dâhil edilince parlak bir zırh giymiş olan komutan öne çıkarak gür bir sesle kalabalığa seslendi. İmparatorun fermanını okuduktan sonra şöyle devam etti:

“Her kim tanrının sunağının önüne gidip tövbe edip dua etmezse ve kurban kesmezse, ölümle cezalandırılacaktır.” Askerler sunağa doğru bir koridor açtılar ve topladıkları insanları oraya doğru yönlendirdiler. Amari, donmuş yüreğini hissetmiyor, sadece içinden yalvararak “lütfen tövbe et” deyip dizlerinin üzerine çöküyordu. Yaşlı adam, Amari’ye bakarak, “Yıllardır kapı komşu olduğumuz bu insanlar bir meczup için inançlarını terk ettiler. Tanrı hepsini ıslah etsin; bunlar çoğaldığından beri hiçbir şeyin bereketi kalmadı. Uğursuz, bunların hepsi uğursuz,” deyip konuşmaya devam edecekti ki Kleos, Amari’nin omuzlarından tutup onu zorlukla ayağa kaldırarak yaşlı adamın yanından uzaklaştırdı.

Sunağa götürülenlerin bazıları gözyaşları içinde tövbe edip dua ederken, bazıları inatla direniyor, sunağa yaklaşmak istemiyorlardı. Dua etmeyenlere askerler mızrağın tersiyle vurup onları ayrı bir köşeye topluyorlardı. Sıra Astra’nın ailesine gelince Amari nefesini tutmuş, tövbe etsinler diye dua ediyordu. Zayıf olan babası iki büklüm olmuş, yürümekte zorlanıyordu. Yanındaki askerlerden biri onu sunağa doğru itti; adam sendeledi, ayakta zor durabildi. Sunağa yaklaştığında dönüp karısının ve kızının yüzüne bakarak hıçkırıklarla ağladı. Adamın hıçkırıkları Amari’nin kalbine mızrak gibi saplandı; kendini tutamayarak o da ağlamaya başladı. Yere kapanan adam tövbe edip dua ettikten sonra asker kolundan tutup onu ayağa kaldırdı ve sunağın sağında duranların arasına yönlendirdi. Eşinin bu zavallı hâline küfreden kadın, Astra’nın elinden tutup onu çekiştirerek sunağın solundakilerin yanına yürüdü. Umutsuzca etrafına bakınan Astra, annesini takip etti.

Çaresizce kıvranan Amari’yi arkadaşı sıkıca tutmamış olsaydı, gidip yetkililere yalvaracaktı. Tövbe ve dua işlemi bittiğinde sunağın solunda yaklaşık otuz kişi birikmişti. Fermanı okuyan subayın sesi tekrar duyuldu: “Bundan sonra kim inancından döner, kurban kesmeyi reddeder, küfre bulaşırsa bunun cezasının ölüm olduğunu unutmasın.” Askerlere dönerek solda duranları işaret etti: “Bu kâfirleri valiye götüreceğiz, zincirleyin hepsini.” Bir anda büyük bir karmaşa meydana geldi. Sunağın sağında duranlar askerlerin üzerine yürüyerek kendilerinin tövbe ettiğini, yakınlarının da serbest bırakılması gerektiğini bağrışıp durdular. Subay öfkeli bir sesle, “Kim karşı çıkarsa derhâl öldürün! İmparatorun fermanı çok açık!” diye bağırdı. Astra’nın babası öne doğru bir hamle yapınca askerlerden biri önce durması için mızrağını tehdit mahiyetinde salladı; adam durmayınca subayın “vur” emriyle mızrağı göğsüne sapladı. Zayıf adam elleriyle mızrağı kavrayarak “Astra!” diye korkunç bir çığlık attı. Babasına doğru yönelen Astra ve annesi, askerlerin büyük uğraşlarıyla durduruldu.

Arkadaşının ellerinden kurtulan Amari ok gibi kalabalığa doğru koştu. Tam kalabalığın içine dalacakken askerlerden biri mızrağın tersiyle vurup onu yere indirdi. Kleos gelip askere vurmaması için yalvardı ve Amari’yi çekiştirerek biraz uzaklaştırdı. Asker mızrağı geri çektiğinde adam yüzükoyun yere kapaklandı. Astra, donup kalmıştı; yanaklarından sel gibi yaş akıyor, fakat hiç sesi çıkmıyordu. Subay, “Bu işin şakası yok, aklınızı başınıza toplayın,” diyerek bir tehdit cümlesi savurdu. Zincirlenmiş olanları işaret edip, “Bu kâfirleri götürün,” diye emir verdi ve kendisi de onların yanına gitti. İnsanlar, başkente götürülmek üzere çığlıklar arasında sürüklenerek kentin dışına çıkarıldılar.

Amari kendine geldiğinde, bu yaşananların bir rüya olduğunu sandı. Boş gözlerle arkadaşının yüzüne bakarak, “Bu gerçek olamaz, bu gerçek olamaz,” deyip hıçkırıklarla ağladı. Kleos da daha fazla kendini tutamayarak ona sarılıp ağlamaya başladı…

Askerler, herkesin evlerine gitmesini ve ikinci bir emre kadar kimsenin evlerinden çıkmamasını kesin bir dille emrettiler. Halk dağıldı. Yere kapaklanmış adamın yarasından akan kan, etrafında küçük bir gölete dönüşmüştü. Yaşananları seyreden yaşlı adam, dağılanlara dönerek kan göletini gösterip çığlığa benzer bir ses tonuyla, “Her kim tanrımıza kurban kesmeyi reddederse, kendisinin tanrıya kurban edilmesi caizdir,” diye bağırdı… 

Kleos, arkadaşını kaldırıp kentin dışına doğru çekiştirerek yürümeye çalıştı. Kentten biraz uzaklaştıklarında bir taşın üzerine oturup nefeslendiler. Kente bakıp az önce gördükleri korkunç sahneleri düşünerek hiç konuşmadan, birbirlerine çok şey anlattılar. Tekrar yürümeye başladıklarında Amari, “Bu insanlar neye, kime inanıyorlar da böyle cezalandırıldılar?” diye sordu. Kleos, “Babam komşumuzla konuşurken duymuştum; onlara cenneti vaat eden Mesih diye birine tapıyorlarmış,” diye cevap verdi.

Köye vardıklarında Amari birden durup, “Adamın cenazesi yerde kaldı, keşke durup yardım etseydik,” diye hayıflandı. Kleos, “Bizim de başımız belaya girerdi. Adam öldü artık; Astra’yı ve annesini nasıl kurtarabiliriz, onu düşünelim,” diyerek arkadaşını teselli etti. Eve geldiğinde annesi, kanı kurumuş başını görünce panikleyip telaşla, “Ne oldu sana, ne oldu?” diyerek oğluna sarıldı. Amari, bitkin bir biçimde, “Kötü bir şey yok, düşüp başımı çarptım. Şimdi iyiyim,” diyerek içeri geçti.

Sabahtan beri hiçbir şey yemediği hâlde açlık hissetmiyordu. Somyaya uzanıp gözlerini kapadı. Annesi, elindeki bezi çanakla getirdiği suya banarak yarasını temizlemeye çalıştı. “Mesih kim, anne?” diye sordu. Kimden bahsettiğini anlamayan anne, “Bilmiyorum, neden sordun?” diye yanıtladı. “Bugün kente gittik. Başkentten çok sayıda asker gelmişti. Mesih’e inananları toplayıp Antiokheia’ya götürdüler, bazılarını da öldürdüler,” dedi. Yattığı yerden doğrulup yaş akan gözlerini annesinin yüzüne dikerek, “Her şey çok hızlı gelişti, ne olduğunu anlayamadık. Büyük bir kaostu ve hiçbir şey yapamadık,” diye hıçkırarak annesine sarıldı. Oğlunun saçını sıvazlayan anne, “Üzme kendini. Sen daha çocuk sayılırsın, ne yapabilirsin ki? Köyün ileri gelenleri bu işe bir çözüm bulurlar, merak etme,” dedi. Annesi biraz daha konuşsaydı, kendini tutamayıp Astra’yı anlatacaktı. Odaya giren kardeşi, bu duygusal anın ve konuşmanın kesilmesine sebep oldu.

Antiokheia’ya on yaşındayken babasıyla bir kere gitmişti; uzak ve çok büyük bir kentti. Şimdi ne yapıyordur diye Astra’yı düşündü. Güzel, narin bileklerine vurulmuş zincir canını yakıyor mudur, yerde kalan babasının cenazesi ne oldu acaba gibi düşüncelerle bir türlü uyuyamadı. Kapının önüne çıkıp göğün göğsüne kolye sarkacı gibi dizilmiş yıldızlara baktı. Göğün güney eteğinden kayan bir yıldızı fark edince donmuş yüreğine kurşun damlatılmış gibi bir acı hissetti.

“Benim Astra’m da böyle kayıp gitti,” diye mırıldandı. Çocukken annesinin anlattığı yıldız hikâyesi geldi aklına. Gökteki her yıldızın bir insanı temsil ettiğini ve o insan öldüğünde yıldızının da kayıp düştüğünü anlatırdı annesi hikâyelerin arasında. “Hayır, hayır… Benim Astra’m ölmedi, gidip onu kurtaracağım,” deyip telaşla ayağa kalktı.

Kapının açıldığını duyunca annesini kuşkulandırmamak için eve doğru yöneldi, odasına geçip uyuyor numarası yaptı. Şafakla kalkıp annesine yaylaya gideceğini söyleyerek koşarak evden çıktı. Annesi arkasından seslendiyse de durmadı; “Merak etme, ben iyiyim,” deyip koşmaya devam etti. Kleos, kapıda oturmuş güneşin doğduğu yere bakıyordu. Amari’yi görünce ayağa kalkıp ona doğru yürüdü ve nasıl olduğunu sordu. Amari,

“Bilmiyorum… Gidip onu kurtarmalıyım. Bana yardım eder misin?” diyerek yalvaran gözlerle ona baktı. Kleos, “Tamam ama iyi bir plan yapmalıyız. Onlar Antiokheia’ya iki günden önce varamazlar. Bu süre içinde ne yapmamız gerektiğini düşünelim,”

dedi. Amari, “Babamla yayladan Antiokheia’ya giden kestirme bir yoldan gitmiştik. Oradan gidersek onlara yetişiriz. Düşünerek zaman kaybetmeyelim; yolda ne yapacağımıza karar veririz,” dedi.

Birlikte yaylanın yolunu tuttular. Kleos, “Bütün gece hiç uyuyamadım. Gördüklerime hâlâ inanamıyorum. Köyde yaşamak güzel bir şey; bu tür pislikleri görmüyorsun, uzak ve habersiz kalıyorsun,” diye cümleye girip bütün yokuş boyunca konuştu. Amari ise Astra dışında bir şey düşünemiyordu. Yaylaya vardıklarında üçe ayrılan yoldan Antiokheia’ya giden yola girip hızlı adımlarla yürüdüler. Kleos, “Ben eve bir şey söylemedim, merak ederler. Babana uğrasak mı acaba?” diye sordu. Amari, giderlerse babasının kendilerine engel olacağını, bu yüzden dönünce her şeyi anlatacaklarını söyleyip adımlarını hızlandırdı.

Dağların zirvesinde, fazla derin olmayan yayvan bir vadinin içinden yürüyüp dar bir boğazdan geçtikten sonra Antiokheia Ovası’na hâkim bir noktaya kurulmuş köye geldiler. Burada yaşayanların tamamı sadece keçi besledikleri için onlara Keçi Tanrı Pan’ın müritleri deniyordu. Köye yaklaştıklarında Antiokheia ve Men Tapınağı görünmeye başladı. Tapınak, ovaya hâkim heybetiyle muhteşem görünüyordu. Amari gözünü tapınağa dikip Astra’nın kurtulması için dua etti.

Köyün içinden geçerlerken kapıda oturan yaşlı bir adam, meraklı gözlerle,

“Gençler, nereye gidiyorsunuz? Açsanız yemek var,” diyerek onları buyur etti. Adamın yanına varıp ailelerinin kendilerini, Antiokheia’da bulunan akrabalarını ziyaret etmeleri için gönderdiklerini söylediler. Adam, yiyecek bir şeyler getirmeleri için içeriye seslendi ve eliyle oturmalarını işaret etti. “Bu aralar ortalık çok karışık. İmparator, kurban kesmeyi reddedenlere karşı ölüm fermanı yayımlamış. Kente gittiğinizde çok dikkatli olun,” diyerek tembihte bulundu. Kadının getirdiği yağı ve peyniri ekmek arasına koyup vedalaştılar. Yukarıdan bakınca kent çok yakın görünüyordu; ancak ovaya indiklerinde yol bir türlü bitmek bilmedi. Dört tane köyün içinden geçtiler.

Kente yaklaştıklarında güneş batmış, akşam yıldızı batıdan görünmeye başlamıştı. Amari, yıldıza bakarak bir dua daha okudu ve bakışlarını göğün göğsünde gezdirdi. Kente batıdan, doğudan ve güneyden gelen yollardan çok sayıda asker gidip geliyordu. “Nerede kalacağız?” diye mırıldandı Kleos. Amari, “Önce Astra’yı bulalım, sonra düşünürüz,” deyip kestirip attı. Kentin anıtsal kapısının önüne geldiklerinde askerler onları durdurup niye geldiklerini sordular. Kleos, hiç düşünüp tereddüt etmeden, “Köyden teyzemi ziyarete geldik,” diye hızlı bir cevap verdi. Asker, “Doğruca eve gidin, dolaşıp durmayın,” diyerek kapıyı açmaları için arkadaşlarına işaret etti.

Kentin ana caddesinden tiyatronun bulunduğu yere çıktılar. Karanlık iyice çökmüş, esnaf dükkânlarını kapatmıştı; cadde ve sokaklarda askerler dışında kimse görünmüyordu.

Kleos, “Eee, şimdi ne olacak?” diyerek kendi kendine konuştu. Amari, “Tapınağa gidelim, orada kalacak bir yer bulabiliriz,” dedi ve caddeden yukarı doğru yürüdüler. Tapınağa vardıklarında kandillerin yaydığı ışıklardan her yer gündüz gibi aydınlıktı. Basamaklarda durup dua ettikten sonra anıtsal kapıdan avluya giriş yaptılar. Sunağın önünde çok sayıda insan diz çökmüş dua ediyordu. Gidip onların arasına karışıp dua ettiler.

Gece yarısına doğru insanların çoğu evlerine dağıldı; birkaç yaşlı stoa altında oturmuş konuşuyorlardı. Saygıyla onları selamlayıp oturmak için izin istediler. Yaşlılardan biri eliyle çökmelerini işaret edip yüzlerine iyice baktı. “Siz nereden geliyorsunuz, gençler? Ben sizi daha önce burada hiç görmedim,” diyerek cevap bekleyen bir ifadeyle sustu. Kleos, köyden geldiklerini, Apollonia’daki akrabalarının yanına gitmek istediklerini ve geceyi burada dua ederek geçirmeyi düşündüklerini inandırıcı bir dille ifade etti. Yaşlılar, kendi aralarında artık böyle inançlı gençler kalmadığından söz ederek onları takdir eden, övgü dolu cümleler kurdular. Yaşlılardan biri, “Yarın uzun bir gün olacak,” diyerek yeni bir sohbet başlattı.

Konuşma uzayınca gençler, yorgunluktan oldukları yerde uykuya daldılar. Amari, gördüğü korkunç rüyanın etkisiyle sıçrayarak uyandı. Etrafına bakındı; yaşlı adamlardan biri sırtını sütuna yaslamış, başı göğsüne düşmüş hâlde uyuyordu, diğerleri yoktu. Kleos, sağ tarafına büzüşmüş bir biçimde uyuyordu. Amari, şefkatle arkadaşının yüzüne baktı.

Güneş doğmaya yüz tutunca insanlar akın akın tapınağa gelmeye başladı. Sağ eliyle arkadaşını dürttü. Kleos, sıçrayarak uyanıp anlamsızca etrafına bakındı. Gelen kalabalığı görünce panikle ayağa kalkmak istediyse de uyuşan sağ bacağını toparlayamayıp olduğu yere çöktü.

Güneş yükselmiş, tapınağın önü mahşer alanına dönmüştü. Kalkıp sunağı gören bir noktaya çekilip gelenleri izlediler. Derken başrahip pronaosa çıkıp ellerini yukarı doğru kaldırarak insanların susması için bir işaret yaptı ve sükûneti sağladı.

Kutsal alana çıkan basamakların üzerinde erguvan pelerinli vali ve askerler göründü. Askerler, insanları sağa sola ittirerek sunağa giden bir koridor açtılar. Vali geçip rahibin yanında yerini aldı. Anıtsal kapının önünde, birbirlerine zincirlenmiş tutsaklar hizalı bir biçimde sunağa doğru yürümeye zorlandılar. Bütün tutsaklar sunağın önüne sıralandıktan sonra rahip bir dua okuyarak, inançlarından dönenleri bu dünyada ve Hades’te bekleyen eziyetleri uzun uzadıya anlattı; tövbe edip dua ederlerse affedileceklerini vurgulayarak konuşmasını tamamladı. Vali işareti verince askerler tutsakları sunağa doğru çekiştirdi. Bazıları pişman olup tövbe edeceklerini söyledi, diğerleri birbirlerine kenetlenerek direndiler. İstekli olanların zincirleri açıldı.

Astra’nın yanında annesi yoktu. Amari, gözlerini Astra’ya dikmiş, tövbe etmesi için durmadan dua ediyordu. Yaklaşık yirmi kişi sunağın önünde diz çökerek tanrıdan af dileyip tövbe ve dua etti. Vali, diğerlerini bir kez daha uyardı; ancak hiç ses çıkmadı. Bunun üzerine eliyle işaret ederek, “Bunları tiyatroya götürün,” diye emir verdi.

Askerler, zincirlenmiş olanları çekiştirip kutsal alandan çıkararak tiyatroya doğru sürüklediler. Vali, yanındaki subaylar ve başrahiple arkalarından yürüdü. Halk da “Kâfirlere ölüm, kâfirlere ölüm!” bağrışlarıyla onları takip etti. Amari ve Kleos da halkın arasında tiyatroya doğru gittiler. Tutsaklar orkestrada diz çöktürüldü. Vali, subaylar ve başrahip yerini alınca halk tiyatroyu doldurup hep bir ağızdan, “Kâfirlere ölüm!” diye bağırdı. Vali ayağa kalkıp susun anlamında ellerini havaya kaldırarak bakışlarını halkın üzerinde gezdirdi. Sükûnet sağlanınca vali, tutsaklara seslenerek, “Yüce İmparatorumuzun fermanı çok açık,” dedi; sağ eliyle orkestranın bir köşesinde elinde baltayla duran celladı ve kütüğü göstererek, “Size son bir fırsat veriyorum. İnat etmeyin, canınızı kurtarın,” diye babacan bir tavır takındı. Zincirlenmiş olanlardan hiç ses çıkmayınca subaya işaret etti. Subay, en baştaki kişinin zincirini çözüp ayağa kaldırdı ve cellada doğru itti. Adam, “Bir tek kurtarıcı var, o da Tanrı’nın Kuzusu,” deyip hızlı adımlarla giderek diz çöktü, başını kütüğün üzerine uzattı. Adamın bu cesareti vali dâhil herkesi çok etkiledi. İşareti alan cellat, tek vuruşla adamın başını gövdesinden ayırdı.

Tutsaklar hep bir ağızdan İsa Mesih’in adını söyleyip dua ettiler. İlk öldürülenin cesareti hepsine güç vermişti. Ondan sonra gelenler de aynı cesareti gösterdi. Sıra Astra’ya yaklaşınca Amari, askerlerin arasından sıyrılarak ona doğru koşup sıkıca sarıldı. Astra, onu fark edince hıçkırıklara boğuldu. “Annemi öldürdüler ve onu yolun kenarına bıraktılar,”

deyip Amari’ye daha da sıkı sarıldı. Sadece iki kez gördüğü bu adam ona Mesih’in ruhu gibi görünmüştü. Askerler gelip Amari’yi çekiştirerek ayırdılar. Tam götüreceklerdi ki vali ayağa kalkıp, “Bu da kim?” diye haykırdı. “Efendim, lütfen onu affedin. O ne yaptığını bilmiyor, büyü altında,” diye bağırdı Amari. Vali anlamsız bir kahkaha attı, sonra birden ciddileşti.

“Burası tiyatro, sen de oyuncu musun? Kendine gel, adam! Sen de mi ölmek istiyorsun?” dedi. Yanındaki subay eğilerek valinin kulağına bir şeyler fısıldadı. Vali bu kez yumuşak bir ses tonuyla, “Oğlum, o zaman söyle; tövbe etsin, seni de kendini de kurtarsın,” dedi.

Astra bakışlarını valiye dikerek, “Asla! Senin ve senin gibi kâfirlerin önünde tövbe edip hak yoldan ayrılmam,” deyip yere tükürdü. “Çabuk, bu kâfirin başını vurun!” diye bağırdı vali. Askerler Astra’yı cellada doğru götürürken Amari, kendisini tutan askerin elindeki mızrağı kapıp cellada doğru koştu. Tam yaklaşmıştı ki diğer asker elindeki mızrağı ona doğru fırlattı. Mızrak, Amari’nin sırtından girip ucu göğsünden çıktı. Durup karşısında duran Astra’ya bakarak, “Astra,” dedi ve yere kapaklandı. Astra, yürekleri parçalayan bir çığlık atarak askerin elinden kurtulmak için çırpındı. “Hiç yüzünü görmeden inandığım Mesih gibi, adını bile bilmeden âşık olduğum adam,” diyerek hıçkırıklara boğuldu.

İzleyenler zaman ve mekân algısını yitirmiş, yaşananların bir tiyatro oyunu mu yoksa gerçek mi olduğunu anlayamaz hâle gelmişti. Ağlamayı bıçak gibi kesen Astra, valiye bakarak,

“Biz masum ve mazlumlara bu eziyeti yapan sizler, cehennemin ateşinde yanacaksınız!” diye öyle bir haykırdı ki dinleyenlerin tüyleri diken diken oldu. Vali, oturduğu yere çakılmış gibi hissetti kendini. “Bir kız çocuğuna bu cesareti veren nedir?” diye mırıldandı. Subay ayağa fırlayarak, “Hemen gebertin bu cadıyı!” diye emir verdi.

Askerler Astra’yı diz çöktürüp başını kütüğün üzerine uzattı. Celladın baltayı indirmesiyle kızın başı gövdesinden ayrılıp öne doğru yuvarlandı. Mızrağı fırlatan asker gelip sağ ayağıyla Amari’nin üzerine basarak mızrağını çekip aldı. Tiyatrodakilerin üzerine bir ölüm sessizliği çökmüş, herkes bu ani gelişen olayın şoku altına girmişti. Kleos, kollarından sıkıca tutan askerlerin arasında çırpınarak, “Amari! Amari!” diye bağırıp duruyordu. Vali ayağa kalkıp,

“Diğer tutsakları götürün,” diye emir verdi ve tiyatroyu terk etti. Kleos, koşarak arkadaşının üzerine kapandı. Gladyatör oyunlarında insanların birbirlerini ve yabanıl hayvanları öldürmesinden büyük zevk alan bu kalabalık, Amari ve Astra’nın cesareti karşısında kendini zavallı hissederek tiyatroyu sessizce terk etti.

Ertesi gün eşi dönmeyince Amari’nin annesi, küçük oğluyla birlikte yaylaya çıktı. Babası onları görünce çok şaşırıp ne olduğunu sordu. Kadın, “Amari, yaylaya geleceğini söyleyip evden çıktı. Sen gelmeyince çok merak ettim, Kleos da yok. Geçen gün birlikte Mallos’a gitmişler. Döndüğünde başı yaralıydı. Bir şeyler sordu ama ben anlamadım. Kleos’un annesiyle konuştum, o anlattı. Askerler çok sayıda insanı alıp Antiokheia’ya götürmüşler,”

deyip umutsuzca kocasının gözlerine baktı. Babası,

“Gelmedi…” diye mırıldandı. “Siz bekleyin, ben komşu çobanlara sorayım; onları gören olmuş mu,” diyerek telaşla doğuya doğru yürüdü.

İlk rastladığı çoban, dün Antiokheia yolunda iki kişinin gittiğini gördüğünü, ancak Amari olup olmadığından emin olmadığını söyledi. Adam geri dönüp eşine, “Merak etmeyin, sanırım Antiokheia’ya gitmişler. Gidip alıp geleceğim,” diyerek eşeğin yularını çekip yola düzüldü. Kente yaklaştığında, ölüm sessizliğinin çöktüğü kentteki karmaşayı gördüğünde dizlerinin bağı çözüldü.

Kalabalık dağılınca askerler, başlarını kestiklerinin cesetlerini sürükleyerek çuvallara doldurup tiyatronun güneyindeki kör kuyunun içine attı ve üzerlerini taşlarla doldurdular. Kleos, askerlerden birine yalvararak arkadaşını omzuna almak için yardım istedi. Asker, yanındaki diğer askere işaret ederek cesedi kaldırıp Kleos’un omzuna yatırdı. Boynundan aşağı akan ılık kana aldırmadan, kentin çıkışına kadar durmadan yürüdü.

Anıtsal kapıdan çıkınca çömelerek arkadaşını yavaşça yere indirdi. Kanlı ellerini yüzüne kapatarak umutsuzca ağladı. Adam, ağlayan Kleos’u fark edince eşeğin yularını bırakıp ona doğru koştu. Oğlunun, taş döşeli caddenin üzerinde uzanan cansız bedeninin önünde diz çöküp hüngür hüngür ağlamaya başladı. Kapının önündeki askerler gelip,

“o münafığın cesedini alıp götürün, yoksa…” deyip bir sürü tehdit cümlesi sarf ettiler. Adam,

“Benim oğlum münafık değil, sizsiniz!” deyip diklenince Kleos, adamı tutup,

“Efendim, boş verin, gidelim buralardan,” dedi. Bunun üzerine adam yere çöküp oğlunun başını kucağına alarak ağlamaya devam etti. Kleos gidip eşeğin yularını tutup getirdi. Amari’nin cesedini eşeğin üzerine koyup kentten uzaklaştılar.

İlk köye vardıklarında babası, “Nasıl oldu?” diye sordu. Kleos, “Efendim, nasıl anlatayım… Ben de anlamadım. Her şey geçen hafta olduğu gibi çok hızlı gelişti, bir şey anlayamadım,”

diyerek ağlamaya başladı. Babası, oğlunun cesedine bakıp, “Bunu annesine nasıl anlatacağımı bilemiyorum,” dedi ve o da hıçkırıklarla ağladı.

Üçüncü köyü çıktıklarında Kleos, hikâyeyi en baştan anlattı ve, “Onu çok sevmişti,” diyerek iç çekti. Yanağından süzülen yaşlarla anlatılanları sessizce dinleyen adam, oğluna bakarak,

“Keşke bana anlatsaydın. Gençlik ateşin seni yaktı ve bizi senden mahrum bıraktı,”

deyip hayıflandı.

Sabahyıldızı doğduğunda yaylaya vardılar. Kleos, sağ elini arkadaşının sırtına koyup bakışlarını yıldıza dikerek, “Artık adın gibi ebedî ve ölümsüzsün. Biliyorum, Astra’nın yanındasın. Huzur içinde uyu, kardeşim,” deyip bir dua okudu.

Amari ve Kleos’un ortadan kaybolduğu haberi köye yayılmış, köylünün tamamı yaylaya gelmişti. Kleos’un annesi ve babası, oğullarını sağ görünce birbirlerine sarılıp Tanrı’ya dua edip şükrettiler.

Feryat figanlar arasında Amari’yi yıkayıp kefenlediler. Babası, köyün yaşlılarından oğlunun tepedeki büyük meşe ağacının altına defnedilmesi konusunda ricada bulundu.

“Oğlum buraları ve gökyüzünü çok severdi. Onun için rıza gösterirseniz onu buraya yatıralım,”

deyip yanağından akan yaşları elinin tersiyle sildi. Annesinin yürek parçalayan feryatları dağı taşı inletiyordu. Köyün kadınları onu bir türlü zapt edemiyordu. Sonunda yaşlı bir kadın, kuşağının arasından bir ot çıkarıp genç bir kadına uzatarak, “Bunu ona yutturun, sakinleşir,”

dedi. Otu çiğneyen kadın, oğlunun adını sayıklayarak kendinden geçti.

Dualar eşliğinde defin işini bitirdiler. Köyün mezarcısı, uzun bir mezar taşı getirdi. Taşın cephesine tanrının sembolü olan, ağzı yukarı dönük bir hilal işlemiş; ortasına da bir yıldız yapmıştı. Diğer yüzüne ise Amari’yi tanıtan bir yazı kazımıştı.

Yaz ayı, insanlara yaşattığı büyük bir hüzünle sonbahara evrilmiş; havalar soğumaya başlamıştı. Amari’nin annesi ve babası, neredeyse bütün yazı çocuklarının mezarının başında geçirmişlerdi. Kleos ise köydeki insanların meraklı sorularından bıkmış, kendi içine kapanmış, insanlardan uzak durur olmuştu. Arkadaşı öldüğü günden sonra saçlarını bir daha kesmemişti. Kumral saçları omuzlarına kadar inmiş, meczubu andıran bir görüntüye bürünmüştü.

Havalar iyice soğuyunca yayladakiler köye geri dönmüştü. Amari o dağın başında tek başına kaldı, diye düşündü. Ertesi gün erkenden kalkıp yaylaya doğru yola çıktı. Meşe ağacının altındaki mezarın yanına geldi. Bir dua okuduktan sonra sırtını mezara vererek oturdu. Bakışlarını Mallos kentinin kuzeyinde gezdirip akropole odakladı. “Her gece rüyamda sırtına saplanan mızrağın soğukluğunu yüreğimde hissediyorum. Gece seninle ölüp sabah seninle diriliyorum. Dünyanın acısını bana yükleyip çekip gittin; keşke senin kadar cesaretli olsaydım,”

diye mırıldandı ve elinin tersiyle yanağından akan yaşları sildi.

Hafifçe esen rüzgârın, ağacın hışırdayan yapraklarından çıkardığı ses dikkatini dağıttı. Bedenini saran titreme ve iniltiyi andıran sesin tınısı, tiyatroda yaşanan vahşeti ve daha korkunç anları gözlerinin önüne getirdi. Ellerini kulaklarına bastırıp titreyen gövdesini mezara doğru döndürdü ve fısıltıyla, “Tanrım, daha fazla kötü şeyler görmek istemiyorum,” dedi.

Bakışlarını mezar taşındaki hilal ve yıldıza dikti…

0 Yorum var

Yorum Yap

Email Adresiniz görünmeyecektir.*