KÂĞIT ÜZERİNDE HER ŞEY NE KADAR BASİT!
“MÜBADELE”
Annem
bana hamileyken, bir gece rüyasında, evimizin tam karşısında bulunan Aya Payana
(Meryem) Kilisesi'nden parlayan bir ışıktan ona doğru bir el uzanmış; annem
korkunca, "Korkma kızım! Elim hep üzerinde olacak." diyerek elini
annemin karnının üzerine koymuş.
Annem
korkuyla sıçramış ve nefes nefese uyanmış. Sabah erkenden yıkanıp kiliseye
gidip şükür duası ettikten sonra gelip babama kahvaltı hazırlamış. Kahvaltıda
hiç konuşmayıp tedirgin davranınca babam merak edip sormuş. "Ne oldu,
betin benzin atmış ve çok şaşkınsın, bir şey mi oldu?" demiş. Annem
utanarak rüyasını anlatmış. Babam, yüzünün tamamına yayılan bir gülümsemeyle,
"Bu kutsal bir işaret, oğlumuz olacak." diyerek elindeki ekmeği
tavadaki yağa banarak bir kerede yutmuş.
Bir
hafta sonra ben doğunca, babam büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak dışarı çıkıp
avludaki duvarın dibine çökmüş. Beni doğurtan Eliza anne, bir beze sarıp beni
annemin kucağına vermiş. Annem anlatırdı: "Kumral saçların, yeşil boncuk
gibi gözlerin vardı. Yüzüne bakar bakmaz bana seslenen o sesin bir emaneti
olduğunu anladım ve kutsal annemizin eli hep üzerinde olsun diye adını Mary
koydum."
Babam
bir hafta hiç yüzüme bakmamış. Sekizinci gün annem, babamı da ikna ederek Eliza
anneyi de alıp beni kiliseye götürüp vaftiz etmişler ve rahip, ismimi o kutsal
mekânda herkesin duyacağı biçimde yüksek sesle söylemiş.
O
zamanlar yokluk ve fakirliğin hüküm sürdüğü zor günlermiş. Babam fırıncı olduğu
için bizim evde mis kokulu sıcak ekmek hiç eksik olmazdı. Hayatım boyunca o
taze ekmeğin kokusu burnumda tütüp durdu.
Evimiz
iki katlıydı. Alt katta mutfak, kiler ve bir salon; üst katta yatak odaları
bulunurdu. Cumbalı evimizin önünde küçük bir bahçesi vardı. Bahçede, önünde
küçük bir havuzu bulunan tulumba çeşmemizde buz gibi su akardı. Bahçeyi
çevreleyen duvarın önünü gül ağaçları kuşatırdı. Güller açtığında yayılan
kokuyu, tıpkı o sıcak ekmeğin kokusu gibi, hiç unutmadım. Ama güzel kokuyu esas
kilisenin bahçesindeki güller yayardı.
Yaşlı
amcalar, sabahın köründe gelir, kilisenin bahçesinde sabah güneşi alan banklara
oturur, yüksek sesle konuşurlardı. Sesleri duyan babam, her sabah, "Bu
sağırlar yine geldi." diye homurdanırdı.
Üç
yaşına geldiğimde annem erkek kardeşim Dimitri'yi doğurdu. Babamın o günkü
mutluluğu, yüreğime kıskançlığın karanlığı olarak çöktü. Dimitri yürümeye
başlayıp oyun arkadaşım olunca o karanlık sevgiyle doldu. Oyuncak bebeğimmiş
gibi bahçede, sokakta dolandırıp durdum.
Mahallenin
diğer çocuklarıyla, o yaşlı amcalar gibi, kilisenin bahçesinde toplanıp
oynuyorduk. Gürültü yapınca kilisenin genç Diyakoz'u gitmemiz için bize
bağırırdı. Güllerin arkasına saklanıp bu durumu da bir oyuna çevirmeyi
başarırdık.
Babamın
çıraklığını yapan Süleyman Abi diye biri vardı. Kıvırcık saçlı, hafif tombul,
güleç yüzlü biriydi. Elleri ekmek küreği kadar geniş ve büyüktü. Annemin
verdiği siparişleri eve getirdiğinde utangaç bir tavırla teslim eder, tulumbada
su çekip elini yüzünü yıkayıp koşarak giderdi. Tulumbadan akan suyun önüne
tuttuğu avuçlarına bakıp güldüğümüzde annem, "Hamur yoğurmaktan çocuğun
elleri güçlü ve büyük olmuş, bu bir kusur değil." diyerek bizi azarlardı.
Okula
başladığımda Süleyman Abiyle daha çok görüşmeye başlamıştım. Diğer çocuklara
karşı bana abilik yapardı. Annesi Ayşe Teyze, kardeşim doğduktan sonra bize sık
gelir, anneme yardım ederdi. Okula gidince bizim mahallede oturmayan diğer
çocukları da tanıdım ve rahip bu çocukların bazılarına Ermeni ve Türk diyordu.
Babama, "Peder bazı çocuklara neden Ermeni ve Türk diyor?" diye
sorduğumda babam, "Onlar komşularımız. Ermeniler Hristiyan, Türkler
Müslüman ama hepsi Âdem'in torunları." der, yüzünü kaplayan bir kederle,
"Yani bizim kardeşlerimiz onlar..." diye eklerdi. "Süleyman Abi
de mi öyle?" deyince babam kafasını sallayıp sevgi dolu bir ses tonuyla,
"Evet, çok çalışkan, dürüst bir çocuk Süleyman; tıpkı adını aldığı
Süleyman gibi." deyip iki eliyle yüzünü sıvazladı.
Günlerden
bir gün annem, Ayşe Teyzeyle mutfakta fısıltılı bir sesle hararetli bir konuşma
yapıyordu. Ne konuştuklarını tam olarak anlamadım ancak ikisinin de sesi
ağlamaklı gibiydi.
O
aralar kilisenin bahçesinde oturan yaşlı amcalar da kısık sesle sohbet
ediyorlardı. Hepsinin yüzüne çöken keder sanki bir haftada onları daha da
yaşlandırmıştı. O hafta okulları tatil ettiler. Mahallenin üzerine ölü külü
serpilmiş gibiydi. Külün soğuk yüzü yetmezmiş gibi yılın ilk karı da yağmıştı.
Aklım
erdikten sonra hep heyecanla beklediğim Noel geldiğinde eski neşe ve sevinçten
eser kalmamış, insanların tamamı siyah giyimli ağıtçı kadınlara benzemişlerdi.
Noel gecesi rüzgârla savrulan şiddetli bir kar yağdı. Sanırım o fırtınalı kar
yüzünden Noel Baba bizi terk etti ve bir daha da bize hediye getirmedi.
Benim
yaşımda olanlar yaşananların farkındaydı ancak kardeşim ve diğer çocuklar,
yaşanacakların ciddiyetinden uzak, çocukça hevesler peşindeydiler. Babamlar her
gün bir yerde toplanıp umutsuzca eve geliyorlardı.
Mart
ayının ortalarına doğru havalar biraz ısındı, karlar eriyip güneş parlayan
yüzünü tekrar gösterdi. Fakat insanların yüreğine çökmüş olan kara
umutsuzluktan güneşi görecek hâlleri kalmamıştı. Öyle ki yüzlerine bıçak
atsanız bir damla kan akmazdı. Bundan dolayı evlerde yapılan dualar dışında
kimse Paskalyayı da kutlamadı.
Sanırım
o yıl büyümüş, hayatın ağır yükünü kalbime ve beynime yüklemiştim. Her gün
ağlayan anneme eşlik ediyor, babamdan yeni haberleri dinliyor ve kardeşimi
olacaklara hazırlamaya çalışıyordum.
Bir
pazar ayininde rahip uzun bir dua okuduktan sonra göçten bahsetti. "Artık
saklayacak bir şey kalmadı. Dün göçmemizle ilgili emir geldi. Bu ayın sonuna
doğru gitmemiz gerekiyor. Ona göre hazırlıklarınızı yapın. İsa Mesih ve tüm
azizler yoldaşımız olsun. Amen." deyince cemaatin tamamı hep bir ağızdan,
"Amen." dediler.
Babam
yine sabah erkenden gidip fırını açıp ekmek pişiriyordu. Annem kesin
göçürtülürsek yanımıza alabileceğimiz şeyleri ayırmaya başlamıştı. Evin tavanında
ve duvarlarında gezdirdiği bakışları bize takılınca, gözlerinden Ayazma’daki
çeşme gibi su boşalıyordu. Gül ve taze ekmek kokulu evimiz cenaze evine
dönmüştü.
Dedem
ve babaannem yaşlanmış, halamın yanında yaşıyorlardı. Annemin anne babası
ölmüş, sadece küçük dayım hayatta kalmıştı. Dayım iyi bir mobilya ustasıydı ve
herkes tarafından çok sevilen biriydi. Sparta'da oturanların neredeyse tamamı
dayımın atölyesinden mobilya satın alıyordu. Kiliseleri süsleyen ikonaların da
büyük bir kısmı o atölyede üretiliyordu. Ben doğduğumda dayım, Meryem Anamızın
güzel bir ikonasını yapıp bana hediye etmişti.
Bilinmezlik
korkusu insanların yüreğini ve beynini örümcek ağı gibi sarmış, herkes her şeye
karşı öfkeli ve tahammülsüzleşmişti. En küçük şeyde tartışma çıkıyor ve ciddi
hakaretler ediliyor, hatta bazen kavgaya dönebiliyordu. Taş döşeli sokaklarda
çocuk seslerinin yerini telaşlı ve öfkeli dolaşan insanların ayak sesleri
almıştı. Bazen de gıcırdayan araba tekerlek sesleri geliyordu.
Dedemlerin
bize geldiği bir akşam komşulardan da birkaç kişi gelmiş; sabaha kadar
gönderilirlerse evlerini, iş yerlerini ve mallarını ne yapacakları konusunda
konuşmuşlardı. At ve araba alıp hazırlıklı olma konusunda fikir birliğine varıp
dağılmışlardı.
Kimsenin,
eşyalarını toplamaya eli varmıyordu. Annem de neleri alıp neleri bırakacağı
konusunda her gün ağlayarak karar alıyor, ertesi gün farklı şeyler yapıyordu.
Mayıs
ayı gelmiş, havalar biraz daha ısınmış ancak gün aşırı yağmur yağıyordu.
Yağmurun çiselediği bir sabah kiliseden gelen sesle hepimiz dışarı fırlamıştık.
Kilisenin avlusunda üç tane süvari ve dokuz on tane, ellerinde ucunda mızrak
takılı silah tutan askerler vardı. Ortadaki süvari, karşısında duran piskopos
ve rahiplere Türkçe emirler veriyordu. Hayatımda ilk kez silahlı, üniformalı
askerler görmüştüm. Korkudan gidip babamın arkasına saklandım. Dimitri annemin
eteğinden tutmuş, içli içli ağlıyordu.
Askerler
gittikten sonra babam rahiplerin yanına gitti. Ben de peşinden ayrılmadan onu
takip ettim. Kilisenin boşaltılması için bir hafta vermişlerdi. Babam, inilti
biçiminde, "Bu da demek ki bir hafta sonra göçürtülüyoruz." diye
mırıldandı.
Rahip,
herkesi uyarmamızı ve bir hafta sonra göçmeye hazır bir hâle gelmemizi emretti.
Babam
telaşla eve doğru koştu. Ben, diz bağlarım çözülmüş gibi bir rahiplere bir
babamın arkasından bakıp olduğum yerde çakılıp kaldım. Rahibin,
"Mary!" diye seslenmesiyle irkilip ayaklarımı sürüye sürüye eve
döndüm. Babam, anneme yükte hafif, pahada değerli olanları alıp gerisini
bırakmaları gerektiğini, evi ve fırını Süleyman'ın ailesine emanet
edeceklerini; bu kâbus bittiğinde geri dönüp bıraktıkları yerden yaşamaya devam
edeceklerini anlatıp durdu.
O
akşam Süleyman'ın anne ve babası eve davet edildi. Annemin dolaptan çıkardığı
elmalar yenirken babam, "Sanırım bir hafta sonra bizi gönderiyorlar.
Nereye, nasıl gideceğimizi hiç bilmiyorum." dedi.
Ayşe
Teyze, ağlayan annemin yanına oturmuş onu teselli etmeye çalışıyordu. Süleyman
dizlerinin üzerine çökmüş, gözlerinden akan yaşla bakışlarını babama dikmiş,
hiç ses çıkarmadan oturuyordu. Ben de kedim Angel'i kucaklamış, yüzüme bakan
kedinin siyah beyaz tüylerini okşuyor, bir taraftan da on gün sonra yapacağı
doğumunu düşünüyordum.
Bir
ara Mustafa Amca oturduğu yerden kalkıp babamın dizinin dibine çöktü. Yalvaran
bakışlarını babama dikip çekingen bir ses tonuyla, "Komşu, lütfen
söyleyeceklerimi yanlış anlama. Bu göç işinin sonu hiç iyi görünmüyor.
Ortalıkta mübadele diye bir şeyler dolaşıyor. Sanırım buradan göçürtülenlerin
yerine ecnebi memleketindeki Müslümanları getirip yerleştireceklermiş. Diyorum
ki Müslüman olsanız da gitmeseniz. En azından Müslüman olmuş gibi davransanız,
olmaz mı?" deyip babamın ellerini avucunun içine aldı.
Babam,
"Nasıl böyle bir şey yapabiliriz? İnancımızdan, bin yıllardır atalarımızın
inandığı şeylerden nasıl vazgeçebiliriz? Yüz yıllardır biz burada hep böyle
yaşadık, yani biz buralıyız. Gönderecekleri yeri hiç bilmeyiz. Bu işin yanlış
olduğunu anladıklarında yurdumuza dönmemize müsaade edeceklerdir. Bundan dolayı
senden ricam, biz dönene kadar evimize ve fırına göz kulak olmanızdır. Süleyman
işi öğrendi. Yanına da birini aldın mı gayet güzel çalıştırırlar." dedi.
Sessizce
ağlayan Süleyman, hıçkırarak, "Ustam..." deyip yutkundu. O, kedilerin
kuyruğuna teneke bağlayıp korkunç muziplikler yapan çocuk Süleyman gitmiş,
duyarlı, vefalı bir delikanlı gelmişti. Süleyman'ın bu hâli gözlerimde sel olup
çağladı. Annemle Ayşe Teyze de hıçkırıklarımıza katılınca babam ve Mustafa Amca
da sessizce gözlerini silip durdular.
Ağlamamızı
Mustafa Amca'nın, "Annen baban çok yaşlı, onlar bu yola
dayanamazlar." cümlesi durdurdu. Babam hayıflanarak, "Evet, ben de
onlar için endişeliyim. Yarın gidip karakolda onların burada kalabilmeleri için
başvuruda bulunacağım. Umarım kabul ederler." dedi.
Ertesi
gün sabah erkenden tellal, herkesin kuşluk vakti kilise avlusunda toplanması
için emir olduğunu bağırarak söyledi.
Kuşluk
vakti mahallelinin tamamı kilise çevresinde toplanmıştı. Miralay ve mülki amir,
askerlerle gelip oradakileri selamladı. Oldukça kibar birine benziyordu.
Duvarın üzerine çıkıp herkesin duyabileceği bir sesle yaşanan bu durumda ne
kadar üzüntü duyduğunu, ancak devletlerin aldığı kararları uygulamak zorunda
kaldığını samimi bir biçimde ifade etti.
Ardından
Yunanistan diye bir ülkeye gönderileceğimizi; yanımıza sadece kâğıt para
alabileceğimizi, altın vb. şeylerin götürülmesinin kesinlikle yasak olduğunu
uzun uzadıya anlattı. Kalabalıkta büyük bir homurtu çıkınca Miralay, sert bir
tonda oradakileri sessiz olmaları konusunda azarladı.
Gideceğimiz
yerde başta ev olmak üzere her şeyin verileceğini, bu konuda ülkelerin teminat
verdiğini, endişelenmemize gerek olmadığını ikna edici bir şekilde izah etti.
"Antalya Limanı'na kadar sizin güvenliğinizi biz sağlayacağız. Oradan
gemilerle gideceksiniz. Şimdi gidip hazırlıklarınızı yapın, korkacak bir şey
yok." deyince oradakiler, beyinlerine kaynar su dökülmüşçesine şuursuzca
dağıldılar.
Yunanistan
adını duyan bazıları, "Buradaki kâfirlerden kurtulup dindaşlarımızın
yanına gideceğiz." diye sevindiler. Ancak askerlik yapanlar dışında kimse
Yunanistan'ın nerede olduğunu bile bilmiyordu. Bizim gerçek yurdumuzun Anadolu
olduğunu, Yunanistan'a geldikten sonra daha iyi öğrendim.
Dayımın
verdiği ikonayı yastığımın üzerine koyup her gece Meryem Anamıza, bize yardımcı
olması ve bu yaşadıklarımızın rüya olması için dualar ettim. Üzerimizde olup
bizi koruyan el, tıpkı Noel Baba gibi, bizi terk etmişe benziyordu.
Sabah
uyandığımda kilisenin bahçesinde karmaşık bir çalışma vardı. Bir tarafta
duvarlardan indirilen ikonaları taşıyanlar, öbür tarafta liturjik kapları
sandıklara yerleştirmeye çalışanlar vardı. Sandıklanan eşyalar üç at arabasına
yüklenip diğer kiliseye doğru yola çıktı. Piskopos ve yardımcıları,
sakallarından göğsüne damlayan gözyaşlarıyla dua ederek kilisenin kapısını
kilitleyip arabaların peşinden gittiler. Yaşlı rahibin bahçenin kapısında durup
kiliseye bakışını hiç unutmadım.
Akşamüzeri
Miralay, peşinde askerlerle mahalleye gelip bizim ev dâhil olmak üzere
göçürtülecek olanların kapısına kırmızı boyayla çarpı işareti koydular ve
ertesi gün gitmek için hazır olmamızı söylediler. İşte o anda bu işin çok ciddi
olduğunu anladım ve yüreğim buz kesti. Üzerimize bir çarpı atılmış ve artık yok
sayılmıştık.
Akşam
babam, yanında Süleyman'la birlikte iki kasa dolusu ekmekle eve geldi.
Süleyman'ı karşısına oturtup fırınla ilgili bir sürü nasihatte bulundu ve
fırının anahtarını ona teslim etti. Süleyman, elindeki anahtara odakladığı
bakışlarını kaldırmadan, ağlamaklı bir sesle, "Ustam, gitmeseniz olmaz
mı?" deyip avucundaki anahtarı sıktı. Babam, "Biz de gitmek
istemiyoruz ama bizi yönetenler bunu bize reva görmüşler. Merak etme, ortalık
biraz sakinleştiğinde geri geleceğiz." diyerek sağ eliyle Süleyman'ın
kıvırcık saçlarını okşadı.
Gece
hiç uyumadık. Şafak sökmeden babam at arabasını getirip annemin ayırdığı
eşyaları ve ekmeği arabaya yükleyip üzerini beyaz bir bezle kapatıp sıkıca
bağladı. Annem de ağlaya ağlaya evde bıraktığımız eşyaların tozlanmaması için
hepsinin üstünü örttü.
Müslümanların
sabah ezanı okunduğunda Miralay ve askerler mahalleye gelip herkesin yola
çıkmak için hazır olması için bağırıp durdular. Bizim araba hazır olunca babam
dedemleri hazırlamak için gitti. Dayım da arabasını yüklemiş, bizim evin önüne
gelmişti.
Dayımı
görünce annem, "Babamla annemin mezarı burada. Belki de onları bir daha
göremeyeceğiz." diyerek hıçkırıklara boğuldu. Dayım gelip anneme sarıldı,
ikisi birlikte hüngür hüngür ağladılar. Süleyman, bizi yolcu etmek için anne
babasıyla gelmişti. Onlar da annemin yanında durmuş ağlıyorlardı. Angel'i
kucağıma alıp babamı beklemeye başladım. Yüreğimde hiç his kalmamıştı. Ne
ağlayabiliyor ne de bir şey düşünebiliyordum. Sokağa çıkıp babamın geleceği
tarafa anlamsız ve umutsuzca baktım. Babam, annesini ve babasını eşyaların
üzerine oturtmuş, halamla birlikte atın yularını tutmuş geliyorlardı. Evin
önüne geldiklerinde halam arabanın yanında kaldı. Babam evin bahçesine gelip
Mustafa Amcalarla selamlaştıktan sonra evin içerisine girip son bir göz atıp
kapıyı kilitledi ve anahtarları Mustafa Amca'ya verdi. "Oturduğunuz
babamın evi sizin olsun." diyerek cebinden bir anahtar çıkarıp onu da
verdi. "Kız kardeşimin evi. Bizim eve göz kulak olursanız size minnet
duyarız." Mustafa Amca, "Hepsine iyi bakarız, hiç merak etmeyin.
İnşallah dönersiniz ve birlikte yaşamaya devam ederiz." deyip babama
sarıldı.
Gözyaşlarının
sel olduğu vedalaşma bittiğinde babam kucağımdaki Angel'i gördü ve onu
götüremeyeceğimizi söyledi. O ana kadar donmuş yüreğim, tenceredeki su gibi
kaynayıp beynime sıçradı. Ona sarılıp, "O hamile, biz yokken buralarda
ölür." deyip dizlerimin üzerine çöktüm.
Karşıma
gelip diz çöken Süleyman, sevgi dolu bakışlarla, "Merak etme, ben ona çok
iyi bakarım. Yavruları olunca da sana mektup yazarım." diyerek Angel'i
kucağımdan çekerek aldı.
Annem
elimden tutup ayağa kalkmam için beni çekiştirirken bir düdük sesi duyuldu ve
ardından Miralay'ın, "Acele edin!" diye bağırması kulaklarımda
çınladı. Daha sonraları çokça duyacağımız bu sesin karşısında ayağa fırlayıp
çivi gibi durdum.
Nereye
gittiğini bilmediğimiz yola çıktığımızda, neredeyse kentin tamamının kağnılarla
yola düzüldüğünü gördüğümde biraz rahatladım. Sanırım kalabalıktan güç aldım.
Yürüyen insanların, atların ayaklarının ve tekerleklerin çıkardığı toz bulutu
bizi içine almış, gül kokulu Sparta'mızı, tıpkı yüreğimize serpilen kül gibi,
gri, renksiz bir hâle dönüştürmüştü.
Çocuk
adımlarımla yürüdüğüm o sekiz gün sekiz gece, hayatımın en korkunç günleriydi.
İkinci
gün yağan yağmur yolları bir çamur deryasına çevirdi. Babamlar neredeyse günün
tamamında arabaları iterek yol aldılar. Geceleri insanlar gruplar hâlinde
kümeleşip açık alanda uyuyorduk. Gökyüzü ve yıldızların bu kadar güzel olduğunu
ilk kez o zaman fark ettim.
Yedinci
gün dar bir boğazdan geçerken kervanın arka tarafında kıyameti bildiren surun
sesi gibi bir çığlık koptu. Eşkıyalar konvoya saldırmış ancak askerler onların
kimseye zarar vermesine müsaade etmemişlerdi. O gün dedem ateşlenerek
rahatsızlandı. Babam onu arabadan indirip başına su döktü. Dayım tanıdığı
doktoru bulup getirdi ve doktor ona yanında taşıdığı bazı ilaçlar verdi.
Sekizinci
günün sabahı düz bir ovaya indik ve karşıda ucu görünmeyen bir göl uzanıyordu.
Babam onun Akdeniz olduğunu söyledi. İlk defa denizi o zaman gördüm.Ovaya
indiğimiz andan itibaren sıcaklık bir kefen gibi vücudumuzu sarmış, durmadan
terliyorduk. Akşama liman dedikleri yere geldiğimizde mahşeri bir kalabalık
vardı.
Mary,
bakışlarını ayakucunda yatan kediye dikti. Yüzündeki kırışıklıklar daha da
derinleşti. Çukura gitmiş, feri sönen gözlerinin kenarından süzülen yaşlar,
kırışıklıkların içerisinde menderesler yaparak akıyordu. Torunu,
"Babaanne, sonra ne oldu?" diye heyecan ve merakla sordu. Islak
bakışlarını torununun yüzüne kaldırıp hüzünlü bir tebessümle, "Yoruldum,
bu günlük bu kadar yeter. Yarın devam ederiz." dedi. Oturduğu somyada
soluna yatarak gözlerini kapattı. Torunu Anastasya, yaşlı kadının keder
kaplamış yüzüne sevgiyle baktı. Karşı koltuktaki çarşafı yaşlı kadının üzerine
örtüp, "Ben de nenem gibi güçlü bir kadın olacağım." diye mırıldandı.
Mary
rüyasında annesini gördü. Kedisi Angel doğurmuş, altı tane yavru dünyaya
getirmişti. Annesiyle beraber bahçede ona yeni bir kulübe yapıyorlardı. Birden
bahçeye dalan bir köpek yavrulardan üçünü öldürdü, bir tanesini de ağzına alıp
kaçtı. Mary ağlayarak köpeğin peşinden koştu. Annesi, geri dönmesi için ona
yalvarırcasına bağırdı. "Mary, Mary!" sesi kulaklarında çınlarken
ayağına dokunan bir elle sıçrayarak uyandı. Sıçramasıyla korkan torunu
kekeleyerek, "Babaanne, benim." diyebildi.
Başörtüsüyle
terleyen yüzünü silip torununa sarıldı. "Kötü bir rüya gördüm. Gerçi hep
kötü rüyalar görüyorum. Sanırım bizim gibilerin iki hayatı oluyor: mübadele
öncesi ve mübadele sonrası. Beynim mübadele öncesinde donup kalmış. Sonrasıyla
ilgili çok şey hatırlayamıyor ve rüyamda görmüyorum..."
Kahvaltıdan
sonra Pire Limanı'nı gören balkonda oturup limana girip çıkan gemileri izlemeye
koyuldu. Uzaktaki gemileri fark ettiğinde kendilerini bu limana getiren o demir
yığını eski gemiyi düşündü. Bu eve yerleştikleri günden beri gününün büyük bir
kısmını o geldikleri yöne bakıp geçiriyordu.
Torunu,
elinde bir fincan kahveyle gelip karşısına oturdu. "Bu sefer kahveyi tam
istediğin gibi yaptım, köpüğü Isparta'yı kuşatan dağlar gibi oldu." deyip
gülümsedi. "Eee, artık bunun hatırına hikâyenin gerisini de anlatırsın,
değil mi Giagia?" Mary, kahvesinden bir yudum alıp bakışlarını Pire
Limanı'nın üzerinde gezdirdi ve söze başladı:
“Antalya
Limanı'nda binlerce insan vardı. Bunların bir kısmı gemilerle gelmiş,
götürülecekleri yer için hazırlık yapıyordu. Bir kısmı da bizim gibi gemilerin
almasını bekliyordu. O gece sivrisinekler yüzünden hiç uyuyamadık. Sparta'nın o
sineksiz, serin gecelerini çok özlemiştim.
Limana
vardığımızda gelenlerin hepsi bir sıraya sokulup üstleri ve eşyaları arandı.
Birçok insanın üzerinden ve eşyalarından çıkan altınlara el koydular. Babam ve
dayım at ve arabaları satmak için çok uğraştılar. İçinde bulunduğumuz umutsuz
durumun farkında olan uyanıklar para verip almaya yanaşmadılar. Nasıl olsa biz
mecburen gemiye bindirildiğimizde atları ve arabayı orada bırakmak zorunda
kalacaktık. Böyle zamanlarda insanlar inançlarını dolaba kaldırıyor, fırsatçı
ve soyguncu oluyorlardı. Ortalık bu tür insanlarla dolmuştu. Babam bizim at ve
arabaları Selanik'ten gelen ve Sparta'ya gidecek olan bir aileye ucuza sattı.
Annem, "Bizim evleri bunlara verecekler sanırım." deyip hıçkırarak
ağladı.
Dedemin
ateşi tekrar yükselmiş, sivrisinekler yüzünden her tarafı kaşınmaya başlamıştı.
Üç gece limanda geminin gelmesini bekledik. Ömrümde geçmeyen en uzun üç gündü.
Çocuklar ağlıyor, sinirleri boşalmış büyükler onlara bağırıyor, tam keşmekeş
bir ortamdı. Sıcaktan bazı yaşlılar öldü. Dedem ölmedi ama yaşayan bir ölüye
dönmüştü.
Dördüncü
gün büyük demir yığını bir gemi limana yanaştı. İçindekiler bizim gibi perişan
bir hâlde ağlayarak indiler. İlk defa gördüğüm deniz, gemi ve gideceğimiz o
meçhul yer ödümü koparıyordu. Dayım dışında yüzme bilen yoktu. "Ya gemi
batarsa?" deyip umutsuzca babamın gözlerinin içine baktım. Babam şefkatle,
"Korkma cesur kızım, Meryem Anamızın eli hep üzerimizde olacak."
diyerek sağ eliyle saçlarımı okşadı.
Öğlene
doğru bizleri gemiye bindirdiler. Eşyalarımızı bir araya toplayıp dedemle
babaannemi rahat edecekleri biçimde oturttular. Ben meraktan parmak uçlarıma
kalkarak limandakileri ve geldiğimiz yolu izliyordum. Gemi acı bir korna
çalarak hareket ettiğinde, koyun ağılında yatan koyunlar gibi kümelenmiş
insanların büyük bir kısmı kustu. Başım döndü, düşmemek için sıkıca tutundum.
Gemi yol aldıkça iri bir boğaya benzeyen Toros Dağları ufuk çizgisine dönüştü.
Üçüncü
gün bir adanın limanına yanaşan gemiden anons geçtiler. Spetses (İspeçe)
Adası'na gelmişiz; on beş gün burada karantinada kalacak ve sonra Pire'ye
gidecekmişiz. Küçük, yeşil bir adaydı. İhtişamlı eski yapılar vardı.
Karantina
süreci tam bir eziyete dönüştü. Göçeceğimizin belli olduğu andan itibaren içine
kapanmış ve hiç konuşmayan dedem ağır hastalandı. Dayımın arkadaşı doktorun tüm
müdahalelerine rağmen dedem, gözleri açık, bu dünyadan göçtü. En azından onun
son göçü oldu; bizleri bekleyen daha birçok göç vardı. Babaannem yorgun, bitkin
sesiyle yaktığı ağıtlarda Tanrı'ya, "Benim de canımı al, daha fazla
kötülük görmeyeyim." diye yalvarıp durdu. Babamın yüzüne çöken keder,
hayatının geri kalan süresince kalkmadı. Bakışları derin bir kuyunun içine
bakar gibiydi. Daha bir sürü yaşlı öldü. O lanet adada biz mübadillerin küçük
bir mezarlığı oldu.
On
beş günün sonunda kalanlar yeniden bir gemiye bindirilip Pire'ye doğru yola
çıktık. Akşama doğru gemi Pire Limanı'na demir attı. Bizi orada eli silahlı
askerler karşıladı. Başlarındaki komutan, köpek azarlar gibi hepimizi azarladı.
Herkese verilecek ev olmadığını, kentin kenar mahallelerinde kiralık ev
bulabileceğimizi alaycı bir ses tonuyla gevşek gevşek anlattı.
Babamla
dayım eşyaları sakin bir köşeye taşıyıp beklememizi, kendilerinin gidip ev
arayacaklarını söyleyip gittiler. Halam çıkınımızda kalan son kuru ekmekleri
çıkardı ve bir bakkal bulup bir şeyler almak için benim de elimden tutup kentin
taş döşeli dar sokağından rampaya doğru yürüdük. Küçük bir bakkaldan biraz
helva ve domates alıp döndük.
Yaklaşık
iki saat sonra babamlar sinirli bir biçimde geldiler. Dayım limanın köşesinde
bekleyen eşek arabalarının yanına gidip bir araba kiraladı ve eşyaları
yükleyerek kiraladıkları eve doğru yola çıktık. Esas kâbusun bundan sonra
başlayacağını işte o zaman anladık. Sözüm ona dindaşlarımızın arasına
gelmiştik. Daha yolda giderken geçtiğimiz mahallelerde, "Türk dölü!"
diye bize hakaret etmeye başlamışlardı.
Yıkılmaya
yüz tutmuş derme çatma bir gecekonduydu. Evi gören annem dizlerinin üzerine
çöküp, "Tanrım, bu nasıl bir kâbus? Bize yardım et. O gül kokulu güzel
evden sonra bunu görecek ne günah işledik?" diyerek ellerini yüzüne
kapatıp hıçkırarak ağlamaya başladı.
Dayım,
"Biz bir günah işlemedik. Günah işleyenler devletleri yönetenler;
işledikleri günahın bedelini bize yaşatıyorlar. Merak etme abla, bu günler de
geçer." deyip elini anneme doğru uzattı. Annem elinden tutup kalktı ve
dayıma sarıldı. Babam, "Siz evi temizleyin, ben gidip kap kacak ve yiyecek
bir şeyler alayım. Metanetli olmalıyız. Bu geçici bir süreç; nasıl olsa
elimizde mesleğimiz var, bir haftada düzeni kurarız." dedi. Dayımla ikisi
geldiğimiz yöne doğru yürüdüler. Halam anneme bakarak neşeli bir sesle,
"Hadi başlayalım, umutsuzluk yok." deyip kapının önünde duran çalı
süpürgesini alıp içeri geçti.
Bir
haftada kulübemiz eve benzemişti. Evin küçük bir bahçesi vardı. Annem,
"Buraya gül ekersek eski eve olan özlemim biraz olsun azalır." deyip
derin bir nefes aldı.
Tam
da babamın dediği gibi oldu. Dayımla birlikte fırın için bir yer buldular ve
Sparta'da bıraktığı yerden fırıncılığa devam etti. Halam bir tezgâh yaptırdı.
Annemle birlikte halı dokumaya başladılar. Komşularımız çok iyiydi. Birçoğu
bizim gibi Anadolu'dan gelmişti. Babam, benle Dimitri'yi bir okula kaydettirdi
ve böylece yeni hayatımız başlamış oldu.
Sevgi
dolu bakışlarla torununa bakan Mary, burnundan derin bir nefes alıp dişleri
dökülmüş ağzında ıslık sesi çıkararak bıraktı. Anastasya heyecanla,
"Sonrasını anlatmayacak mısın?" diye sordu. Mary, "Anlatacağım
ama şimdi değil..." dedi.
Anastasya’nın
çocukluk ve gençlik yılları babaannesinin dizinin dibinde, onun anlattığı
trajedi dolu hikâyeleri dinlemekle geçti. Çocukluk yıllarında yaşadığı o
korkunç mübadele, Yunanistan’a geldikten sonra katlanmak zorunda kaldıkları
dışlanma, sonrasında Nazilerin ve İtalyan Faşistlerin ülkeye saldırmalarına
karşı verilen kahramanca mücadele… Kendisi cephenin gerisinde diğer kadınlarla
yaralılarla ilgilenirken kardeşi Dimitri, ön cephede savaşa katılmıştı.
Getirilen
yaralılar arasında kardeşi Dimitri’yi ağır yaralı gördüğü günü anlatamaz,
düğümlenen boğazında hıçkırıklar, acı bir çığlığa dönüşürdü. Kollarında ölen o
küçük kardeşinin ve diğer gencecik delikanlıların ölümüne sebep olan Hitler ve
Mussolini gibilerine saatlerce beddua ederdi.
O
savaş yıllarını anlatırken bir tarafta yurtlarını korumuş olmanın gururunu
yaşar, diğer taraftan ödemek zorunda kaldıkları bedellerin büyük üzüntüsünü
duyardı. Böyle anlarda Anastasya, kendini bir kuyunun dibine çekilmiş,
boğulmamak için başını suyun yüzeyinde tutmak için çırpınıyor gibi hissederdi.
Babaannesi
yatak odasında yatağın karşısındaki duvara, ortasında büyük bir Isparta gülü
işlenmiş bir halı asmıştı. Bu halıyı ilk yaptırdıkları tezgâhta, halasıyla
birlikte dokumuşlardı. Yatağın üzerine oturur, halıdaki gülden koku
alabilecekmiş gibi derin derin nefes alır; annesinden duyduğu Isparta
türkülerini mırıldanırdı.
Yaşlı
kadının çukura gitmiş yeşil gözlerinden akan yaşların, yüzündeki
kırışıklıklardan göğsüne doğru akarken bıraktığı izleri Toros Dağlarının
arasındaki kıvrımlı yollara benzetirdi. Gözyaşları, ummana ulaşmak isteyen
sular gibi Mary’nin yüzündeki kırışıklıkların arasından akar, yanan yüreğini
söndürmek için göğsünün üzerine damlardı.
Kanepenin
üzerinde cenin gibi büzüşüp sürekli tedirgin biçimde sağ tarafına yatan yaşlı
kadının yüzüne ne zaman baksa, kımıldayan göz kapaklarından ve titreyen
dudaklarından, yaşadıklarının asla geçmişte kalmadığını, sürekli yaşamaya devam
ettiğini fark ederdi.
Hayatın
gerçeklerini iyice anladığında babaannesinin anlattıklarının hikâye değil,
hayatın kendisi olduğunu öğrendi. İnsanların bitmek bilmeyen hırsları,
açgözlülükleri, çekemezlik ve kıskançlıklarını ve de en önemlisi korkunç
acımasızlıklarını tecrübe ettiğinde dinlediği acılar, yüreğinde karanlık bir
umutsuzluk oluştururdu. Bir gün konuşurlarken babaannesine yüreğine çökmüş
umutsuzluktan bahsetmişti. Babaannesi, yüzüne yayılan, çok nadir gördüğü bir
gülümsemeyle saçını okşamış ve hayatın bir mücadele olduğunu ve de asla pes
etmemesi gerektiğini uzun uzadıya anlatmıştı. “Eğer biz hemen pes etseydik,
bugün acılarımı paylaştığım sen, meleğim, olmazdın. Onun için acılardan daha da
güçlenerek çıkmayı öğrenmelisin.” deyip Anastasya’yı kendine doğru çekip
titreyen dudaklarıyla başını öpmüştü.
Her
sabah uyanır uyanmaz babaannesinin odasına gitmeyi alışkanlık edinmiş olan
Anastasya, odaya girdiği bir sabah yaşlı kadının katılaşmış bedeninde, iri
açılmış, cam gibi yeşil gözlerinin boşluğa baktığını görünce acı dolu bir
çığlık atmıştı. Anastasya’nın lise son sınıfa geçtiği yıl babaannesinin bu
dünyadaki çilesi bitmiş, açık kalmış gözleri ve acı dolu bir yüz ifadesiyle
öbür dünyaya göçmüştü.
Mary’nin
anlattığı acılar, Anastasya’nın yüreğinde filizlenmiş ve her geçen gün keder
veren bir ağaca dönüşmüştü. Yüreğinde köklenmiş bu hüzün ağacının yemişlerini,
kalanlara ders yapıp ölümsüzleştirmenin tek yolunun yazıp tarihe not düşmek
olduğuna karar verdi. Yüreğine yapacağı bu aşının tutması için kendisine kalın
bir defter alıp her gün düzenli yazmaya başladı. “Güzel Bir Rüyayla Başlayan,
Korkunç Kâbuslarla Biten Bir Hayat” diye başlık attı.
Dünyada
ve ülkesindeki kötülüklere karşı güçlü biçimde mücadele edebilmek için Atina
Üniversitesinde (ΕΚΠΑ) Hukuk Fakültesine kayıt yaptıran Anastasya, aktif bir
insan hakları savunucusu oldu. Okulunu bitirdiği yıl, çocukluğundan beri
planlamış olduğu yolculuğu gerçekleştirmek için hemen hazırlıklara başladı.
Mayıs ayının 15’i için Pire Limanı’ndan İspeçe Adası’na bir bilet alıp adaya
gitti.
Önce
büyükbabasının ve mübadillerin mezarlarını ziyaret etti, sonra karantinada
tutuldukları alanı aradı. Ancak ada, Mary’nin anlattığına çok benzemiyordu. Her
taraf beyaz boyalı binalarla dolmuştu. Oradan Antalya’ya direkt gemi olmadığı
için önce İzmir’e ve oradan da Antalya’ya geçti. Bindiği lüks gemi ve rahat
oturma koltuklarının, Mary’nin anlattığı o demir yığıntısıyla bir alakası
yoktu.
Yol
boyunca mübadillerin neler yaşayıp düşündüklerini hissetmeye çalıştı. Mary gibi
binlerce insanın, umutlarını ve her şeylerini bırakmak zorunda kaldıkları Antalya
Limanı, pahalı yatların demirlendiği bir yat limanına dönüşmüştü. O geceyi
limanın kenarında bir bankın üzerinde derin düşüncelerle geçirdi. Yaşlı
insanların iniltisi, çocuk ağlamaları ve sivrisineklerin kâbusa dönüştürdüğü ve
de meçhulün yüreklere saldığı korku dolu, umutsuz, karanlık geceler…
Ertesi
gün bir araba kiralayarak Isparta’ya doğru yola çıktı. Döşemealtı’ndan geçip
Çubuk Boğazı’na girdiğinde, eşkıyaların kervana saldırdığı yeri tahmin etmeye
çalıştı. Aklından asfaltlanmış, klimalı arabayla gitmenin bile yorucu olduğu bu
yolda, sekiz gün sekiz gece yürümek diye geçirdi.
Isparta’ya
vardığında doğruca Meryem Kilisesi’nin olduğu mahalleye gitti. Mahalle beton
binalarla dolmuştu. Arada yıkılmaya yüz tutmuş, babaannesinin anlattığı evlere
benzeyen tek tük ev kalmıştı. O gül kokulu kilise bahçesinde Isparta gülünden
eser kalmamış ve bina, yüz yıl boyunca yıkılmaya terk edilmişti. Bahçe duvarına
oturup ağlayarak kilisenin kapısını kilitleyen rahiplerin son bakışlarını hayal
etmeye çalıştı. Babaannesi, kardeşi Dimitri’yle bu bahçede oynamıştı. Otların
arasında yatan birkaç köpekten başka bir şey görmüyordu. O kutsal mekân bir
çöplüğe dönüşmüştü. (Yıllar sonra nihayet kilisenin onarılıp “Koku Müzesi’ne”
dönüştürüldüğünü gazetelerden okuyacaktı.)
Mary’nin
doğduğu evin yerine dört katlı çirkin bir bina yapmışlardı. Taş döşeli cadde ve
sokakların etrafına sıralanmış cumbalı, tek ve iki katlı evlerden eser
kalmamıştı. İçerisinde tulumba çeşmeler bulunan gül kokulu bahçelerin yerini,
üzerinde palmiye bezemeli beton duvarlarla çevrili, düzgün kesilmiş çimler
almıştı.
Büyük
bir hayal kırıklığıyla kalacağı pansiyona gitti. Ertesi gün dedesinin
Süleyman’a bıraktığı fırını aramak için erkenden uyandı. Öğlene kadar kilise
çevresinde dolaşıp gördüğü yaşlı insanlarla sohbet etmeye çalıştı ve fırınla
ilgili bilgiler topladı. O bölgede, Emre Mahallesi’nde bulunan eski bir fırın
dışında fırıncı kalmamıştı. Mary’nin anlattıklarından Emre Mahallesi’nin,
Ermenilerin oturduğu mahalle olduğunu anımsadı. Hukuk fakültesinde bu mahalleli
bir mübadilin torunuyla aynı sınıftaydı.
Mahalle,
yıkılmaya yüz tutmuş taş ve ahşap örgülü eski evleri ve dar sokaklarıyla
Isparta’nın geçmiş dokusunu koruyan solmuş bir resim gibi görünmekteydi. Tarif
ettikleri sokağın köşe başına vardığında burnuna, Mary’nin hasretle andığı o
ekmek kokusu geldi. Fırının kapısında, ahşap bir sandalyenin üzerinde şişman,
beyazlaşmış kıvırcık saçlı birisi oturmaktaydı. Adamı görünce, babaannesinin
anlattığı tarife uyuyor diye düşündü. Yanına varıp aksanlı bir Türkçeyle
kendini tanıttı.
Adam,
karşısındaki sandalyeye oturmasını işaret edip bir çay getirmeleri için içeriye
seslendi. Esmer bir çocuk çayı getirip masanın üzerine bıraktı. Anastasya,
çekinerek Mustafa Amca, eşi Ayşe Teyze ve oğlu Süleyman olan bir aileyi tanıyıp
tanımadığını sordu. Adam, bu isimleri duyunca bütün dikkatini toplayıp
Anastasya’ya baktı. Anastasya’nın yüzüne mutlu bir gülümseme yayıldı. Adam
düşünür gibi yaparak “Hayır.” dedi ve pişkin bir ses tonuyla, “Dedelerinin
gömdüğü defineyi mi bulmaya geldin?” diye sordu. Anastasya, adama iğrenerek
bakıp aklından, “Bu mirasyedilerin kötülüğünden hiçbir şey eksilmemiş.” diye
geçirdi. Ayağa kalkıp birkaç adım atmıştı ki adam, “Aah, hatırladım.” diyerek
homurdandı. Durup adamın yüzüne baktı. Şişman adam, “Sanırım onlar babamın bu
fırını satın aldığı aileydi.” dedi. Anastasya geri dönüp sandalyeye oturdu ve
şimdi nerede olduklarını sordu. Adam iç geçirerek, “Isparta’nın zengin bir
ailesiydi. Yaşlıları ölünce torunları, fırını ve bazı evleri satıp İstanbul’a
taşındılar.” deyip hayıflandı.
Anastasya
arkasına yaslanıp anlatmaya başlayan adamdan mübadele ile ilgili kulaktan dolma
bazı hikâyeler dinledikten sonra teşekkür edip umutsuzca oradan ayrıldı.
Isparta’da
bir hafta kaldı. Babaannesinin anlattığı o güzelim evler, okullar ve kiliseler
yıkılmış, sadece iki kilise bırakılmıştı. Onlar da virane olmuştu. Bu süre
içerisinde komşularının geldiği Uluborlu İlçesi’ni de ziyaret etti. Kalın
surlarla çevrili kalenin içerisinde yaşayan Rumlardan geriye ev temelleri;
Türklerin yaşadığı Kapı Dağı’nın eteğindeki yerleşimde sadece bir tane minare
ayakta kalmıştı. İki yerleşimi birbirine bağlayan su kemerleri, “Cirimbolu
Köprüsü”, zamanın sessiz tanığı gibi durmaktaydı.
Büyük
bir hayal kırıklığıyla Atina’ya döndü. Eve geldiğinde yaptığı ilk iş, mezarlığa
gidip Isparta’dan getirdiği gül suyunu mezarların üzerine döküp saatlerce
ağlamak olmuştu.
O
yılın aralık ayında kitabı tamamlayıp yayımlanması için editöre verdi. 15
Mayıs’ta kitap yayımlandı ve bir hafta içerisinde en çok satanlar arasında
yerini aldı. Hukuk ofisine giderken önünden geçtiği kitapçının vitrininde kendi
kitabını fark edince durup bakışlarını kitabın üzerinde gezdirerek hüzünle
gülümsedi ve “Bütün acıların sebebi olan kapitalizm! Yarattığın acıları da
paraya dönüştürüp katlanarak büyüyorsun.” diye mırıldandı…


6 Yorum var
Yorum Yap
Email Adresiniz görünmeyecektir.*