O Mezarlar Açılmamalıydı! (Bir Lanet Hikâyesi)
Kazı
başlayalı bir ay olmuştu. Bütçenin yetersizliğinden dolayı işçi çalıştırılamamış,
Arkeologlar bütün gün kazma kürek sallamaktan bitap düşmüşlerdi. Akdeniz’in
kavurucu, nemli sıcağında vücutları ve giysileri yapış yapış olmuş, kazma kürek
ellerine yapışmıştı. Kaldıkları askeri
çadırların koşulları da dinlenmeleri için hiç uygun değildi. Her gün nöbetçi
olan iki öğrencinin pişirdiği daha doğrusu pişirmeye çalıştıkları, tatsız
tuzsuz yemekleri yemekten mide ve bağırsak sorunları ortaya çıkmıştı. Kadın ve
erkeklerin ortak kullandığı tek tuvalet ve duş kabini sinir bozucuydu. Sinirler
gerilmiş, basit tartışmalar kavgaya dönüşmekteydi.
Yorgun
argın kazı çadırlarına dönüldüğü bir gün, akşam yemeğinden sonra kazı başkanı
bir toplantı yapıp, ertesi gün yeri belirlenmiş bazı mezarların kazısına
başlanacağını ve ona göre akşamdan hazırlık yapılmasını söylediğinde, yorgun
ekibin gözlerinin içi parladı. Zaman kaybetmeden hummalı bir çalışmayla açma
sorumluları belirlenip ekipmanlar hazırlandı ve erkenden uyudular.
Sabah
beşte herkes uyanıp, kireçten biraz daha yağlı peynir ve domatesle kahvaltı
yaptıktan sonra malzemeleri yükledikleri traktörle mezarlara doğru yola
çıktılar. Önceki kazı sezonunda bazı lahit mezarları açmışlardı; toprağın
altından çıkarılan lahitlerin neredeyse tamamının Bizans Dönemi’nde soyulmuş ve
içlerinde hiçbir şey bırakılmamış olması ekipte büyük bir hayal kırıklığı
yaratmıştı. Herkes yeni açacakları mezarların in situ olduğundan emindi. Geç
Hellenistik ve Erken Roma İmparatorluk Dönemi’ne tarihlendirilen bu yeni
nekropol alanı, ekibin tamamının hücrelerine işleyen büyük bir heyecan
uyandırmıştı. Karayollarının açtığı yolun kenarındaki kesitlerde bazı
mezarların kapısı görülüyordu.
Arkeologlar,
uzmanlıklarına göre sınıflandırılıp ekip yediye bölündü ve belirlenen yedi
mezarda kazıya başlandı. Mezar kapılarına bir koridorla (dromos)
ulaşılmaktaydı. Mezarların ağzı, kapı formu verilmiş yekpare bloklarla
kapatılmıştı. Giriş koridorları açıldıktan sonra alan sorumlusu, bütün ekibi
toplayıp mezarlar hakkında bilgi verip uyarılarda bulundu. Bu tür yeraltı
mezarlarda bakterilerin olabileceğini, mezarların iyice havalandırılmadan
girilmemesini; Mısır’da piramitlerdeki firavun mezarlarını açan ekibin başına
gelenleri örneklendirerek uzun uzadıya anlattı.
Bazı
kapıların yanında mezar soyguncularını engellemek için Grekçe lanet yazıtları
yerleştirilmişti. Bu tür yazıtlar, dönemin batıl inançları konusuna ışık tutan
önemli epigrafik verilerdi; ancak arkeologlar için bilimsel bir çalışmaya engel
teşkil edecek şeyler değillerdi. Kapı taşları açıldığında mezarların antik
soyguncular tarafında soyulmadan, orijinal halde kaldığını gören ekiplerin
sevinç çığlıkları art arda duyulmaya başlandı. Güneş batmış, yerini karanlığa
götüren kör bir ışığa bırakmıştı. Gece mezarları bekleyecek kişiler belirlenip
diğerleri kazı çadırlarına geri döndüler.
Kazı
başkanın da bulunduğu akşam yemeğinde, ertesi gün mezarlarda bulacakları
eserlerle ilgili derin heyecanlı sohbetler yapıldı. Konuşulanları sessizce
dinleyen kazı başkanı, içindeki heyecanı bastırarak konuşmayı kesip, kalkmaları
için kararlı bir ses tonuyla gidip yatmalarını söyledi.
Kuşluk
vakti geldiğinde ekiplerin tamamı mezarların içine girebilmek için bütün
hazırlıkları tamamlamıştı. Alan sorumlusu son bir defa bütün ekip ve mezarları
kontrol edip, yavaş ve dikkatli çalışmaları konusunda uyarılarda bulundu.
Mezarlar,
kireç taşı bir kayaca oyulmuş oda görünümlü tekil mekânlardı. Kapının önünde
kemiklik çukuru ve duvarlarda kafatasların üzerine konabileceği, raf biçiminde
nişler açılmıştı. Bu aile mezarlarına farklı zamanlarda defin işlemi
gerçekleştirilmişti. Aileden yeni biri öldüğünde daha önce gömülmüş olanın
kafatası, nişe kaldırılmış ve diğer kemikleri çukura doldurulmuştu. Her mezara
ortalama 20 kişi defedilmişti. Mezarlarda, nişlerde yan yana sıralanmış
kafatasları ve yere uzatılmış son gömülerin ölüm manzaralı resmi, çok
etkileyiciydi. İskeletlerin yanında; küpeler, bilezikler, yüzük gibi altın
zinet dışında pişmiş topraktan; kandiller, koku şişeleri, figürinler vb.
buluntular, Dante’nin “Cennet Kitabı’nın” son bölümündeki sahne tasviri kadar
parlak görünüyordu.
Mezarlarda
açma sorumlusu olarak belirlenen biri kadın yedi kişi, uzun yıllardır kazılara
katılmış ve her konuda tecrübe kazanmış olanlardı. İyi anlaşıyor gibi
görünseler de aralarında yansıtılmayan, bir rekabet ve sürtüşme vardı. Sorumlu
oldukları mezarlarda bulacakları ilginç buluntularla ön plana çıkmayı hayal
ediyorlardı. Bundan dolayı bir an önce buluntulara ulaşmak için mola vermeden
çalışıyorlardı. Kadın açma sorumlusu, mezarın eşik taşı üzerinde kozalak
biçiminde altın bir küpe buldu. Diğerlerine seslenerek kulağına taktığı küpeyi
gösterip Savaş’ın tuttuğu fotoğraf makinesine gülümsedi. Herkes geri mezarına
dönüp daha azimli çalışmaya başladı.
Dağılmış
kemik yoğunluğundan dolayı mezarlarda çalışması oldukça zordu. İlk günkü
heyecan, yerini yorgunluk ve strese bırakmıştı. Kazı başkanı, jandarmaya haber
verdiğini ancak yeterince asker olmadığı için mezarları bekleme sorumlularına
kaldığını söyledi. “Kendi aranızda organize olun.” dedi. Akşam yemeklerini
kampta yedikten sonra mezarlara geri dönüp bekleyen öğrencileri kampa
gönderiyorlardı. Bir ateş yakıp çay demliyor, ateşin başında çay içiyor sohbet
ediyorlardı.
İlk hafta hiçbir tuhaflık hissetmediler,
sırayla uyuyup nöbet tutuyorlardı. Buluntular ve iskeletler tamamen açıldıktan
sonra uyuyanlar kâbuslarla uyanıyor ve bir daha uyumak istemiyorlardı. İlk
başlarda korktuklarını birbirlerine belli etmemek için gördükleri kâbuslardan
hiç bahsetmediler. Bazı mezarlarda ilk buluntu katmanını kaldırdıkları günün
gecesinde kadın açma başı, uyuduğu yerde çırpınarak çığlıkla uyanıp oturdu.
Nefes alamıyor, iri açılmış gözleriyle karşıya anlamsızca bakınıp duruyordu.
Getirilen suyu zorla içirmeye çalıştılarsa da faydası olmadı. Oturduğu yerde
kas katı kesilmiş bedeni kımıldamıyor, biri boğazını sıkıyormuşçasına hırıltılı
nefes alıp veriyordu. Başına toplananlar ellerini ovuşturup suyla yüzünü
silerek korkmaması için telkin cümleleri kurup durdular. Yarım saat süren bu
durum, kadının dudaklarından dökülen “Burada, o burada.” kelimeleriyle bozuldu.
Nejat, karşısına diz çöküp elleriyle omuz başlarından tutup “Sunay, Sunay.” deyip
hafifçe sarstı. İniltiyle çıkardığı sesle biraz kendine gelip etrafına
toplanmış olan arkadaşlarının yüzüne anlamsızca baktı. Herkes derin bir nefes
alıp olduğu yere çöküp oturdu. Savaş, Savaş, “Ne oldu, kâbus mu gördün?” diye
peş peşe sorular sorunca Selman, onu dürterek sus işareti yaptı. Nejat, yumuşak
bir sesle “Geçti, kötü bir kâbus gördün.” dedi. Derin bir nefes alan Sunay,
korkuyla titreyen bir ses tonuyla “Sanırım mezar sahibi burada, boğazımı
sıkarak beni öldürüyordu, zor kurtuldum elinden.” deyip birini arıyormuşçasına etrafına
bakındı. Onun arayan bakışlarına diğerlerinin de bakışları eşlik etti. Zaman
ilerlemiş, ayın olmadığı gece gözlerine mil çekilmiş bir körün gözlerine
dönmüştü. Ayağa kalkıp ateşe doğru yürüyen İhsan, “Bende ona benzer bir kâbus
gördüm.” diyerek kendi kendine mırıldandı. Herkesin yüreğine bir korku düşmüş
etrafına bakınıp duruyorlardı. Ateşin üzerindeki siyah çaydanlığa bakışlarını dikmiş
Sunay, “Elinde meşale, yüzü kireç kadar beyaz, bakışları rüzgârdan titreyen alev
gibi genç bir kadındı. Yanında kuduz olmuşçasına salyalar akan, gözleri kan
kırmızısı bir köpek vardı.” deyip, korku dolu gözlerle arkadaşlarına baktı.
Vural, “Ruhların koruyucusu Tanrıça Hekate.” dediğinde bir köpek havlaması
duyuldu. Herkes korkuyla ayağa fırlayıp etrafa dikkat kesildi. Hevesle
açtıkları mezarlar, yer altına açılan karanlık bir kuyuya dönüşmüş, bakmaya
korkar olmuşlardı. Selman “Ses köyden geldi. Korkacak bir şey yok. Sakin olun.”
deyip oturdu. Eski Yunancası iyi olan Serkan, “Lanet yazısında, Tanrıça
Hekate’nin adı geçmekteydi.” diye mırıldandı. O anda hepsinin yüreğindeki
bilimsel cesaret, yerini karanlık bir korkuya bırakmıştı. Bitmek bilmeyen gece,
karanlık yorganıyla antik kenti örtmüş, zamanı başka bir boyuta çevirmişti.
Akdeniz’in
bu nemli, sıcak gecesinde biraz olsun serinlemek için ağustos böcekleri
yırtınırcasına cırıldayıp dururlarken onlar, etraflarını görebilmek için
korkudan ateşe biraz daha odun attılar. Yere çömelmiş, elleriyle dizlerini
karnına doğru çekip büzüşmüş olan İhsan, “Ben de benzer korkunç bir kâbus
gördüm. Rüyamda, Thebai kentine sefer düzenleyip birisi hariç hepsi öldürülen
kahramanların ruhları yanıma gelip ‘Hepiniz öleceksiniz.’ deyip haykırdıkları
bir çığlıkla uyandım.” diyerek elleriyle yüzünü kapattı. Savaş, “Ben de…” deyip
söze girecekti ki sözünü kesen Vural, “Oğlum! Mitoloji okumaktan kafayı
yemişsiniz, kendinize gelin. Ruh diye bir şey yok. Güneş doğduğunda her şey
normale dönecek.” dedi, sağ yanına yatıp “Ben uyuyorum, siz ruhları bekleyin.”
diyerek ellerini dizlerinin arasına sokup gözlerini kapattı. Nejat, Sunay’a
bakarak “Biraz daha iyi misin?” diye sordu. Sunay, “İyiyim ama hâlâ kâbusun
canlılığının şokundayım, sanki rüya değil de gerçekti. Burada bir lanet var.
Kadın sağ elindeki meşaleyi bana doğru tutup sol elinin avucunu uzattı. Bu
esnada köpek hırlayarak bana doğru hamle yaptı. Bir şey istiyordu. Sanırım dün
mezardan aldıklarımızı; o kadar çok korktum ki şimdi burada nefes alabilmem
mucize gibi geliyor.” Dedi. Selman, su dolu bardağı Sunay’a uzatarak “Biraz su
iç, korkuya iyi gelir. Sabah olsun bir bakalım. Şimdi kamptakilere haber verirsek
bizim için iyi bir intiba olmaz, bekleyip görelim.” dedi. Ateşten ucu yanan bir
odun alarak ayağa kalkıp mezarlara doğru birkaç adım attı, meşale gibi tutuğu
ateşle etrafa göz gezdirip “Bir şey yok.” diyerek geri gelip oturdu.
Sabahyıldızı
görüldüğünde, uyuyan Vural dışındakiler, hayatlarında geçirdikleri en uzun gece
diye düşündüler. Dağın arkasında doğan güneşin ilk ışıkları, ağaç ve çalılarla
kapanmış virane kentin yaşanmışlıklarını aydınlatmak istercesine alaca bir
renge boyadı. Nejat, ayağının ucuyla Vural’ı dürterek tiksinç bir ses tonuyla “Kalk!
Çokbilmiş.” deyip mezarlara doğru yöneldi. Vural doğrulup oturdu. Uyuşmuş
bedenini ovuşturarak kendine gelmeye çalıştı. Traktörün sesiyle kalkıp
mezarların yanına yürüdüler. Yaşadıklarını alan sorumlusu dışında kimseyle
paylaşmama kararı aldılar.
Öğrenciler traktörden malzemeleri indirirken alan
sorumlusu yedilinin perişan hallerini görünce “Ne oldu, mezar çarpmış
gibisiniz?” deyip dalga geçmeye çalıştı. Hiçbirinden cevap gelmeyince “Neyse,
size kahvaltılık bir şeyler getirdik. Biz hazırlık yaparken siz kahvaltı
yapın.” deyip dönerek öğrencilere emirler yağdırdı. Kahvaltı yapmadılar. İlk
günler sabırsızca yapılan çalışmalarından eser kalmamış, açma sorumluların
hiçbiri mezarlara yanaşmak istemiyordu. Alan sorumlusu Nejat’a bakarak “Ne
oldu, neden böyle davranıyorsunuz?” diye sordu. Nejat, “Abi, biraz yalnız
konuşalım mı?” deyip koluna girdi ve ekipten uzaklaştılar. Döndüklerinde
Sunay’ın yanına gelen Alan Sorumlusu, kadının beti benzinin attığını, kirece
dönmüş yüzünü ve anlamsız bakışlarını fark ettiğinde “İstersen seni kampa
bırakayım, bugün dinlenir, kendine gelirsin.” dedi. Sunay, olur anlamında
başını salladı.
Sunay
gönderildikten sonra çalışma başladı. Serkan gidip lanet yazıtının karşısına
oturup tekrar tekrar okudu. Yanına gelen Savaş, “Tam olarak ne yazıyor?” diye
sordu. Serkan, sağ elin işaret parmağıyla satırları takip ederek ““Her kim bu mezarı tahrip ederse, içindekilere
zarar verirse, eşyalarını çalarsa, mezar sahipleri dışında birini gömerse
mezarların koruyucusu Tanrı Men ve ruhların koruyucu tanrıçası Hekate’nin bütün
laneti üzerlerine olsun” yazmışlar.” dedi. Savaş, derin bir nefes alıp “Boş
ver bu tür yazılar hırsızları korkutmak için yazılmış şeyler, işimize bakalım.”
diyerek ayağa kalkıp sorumlu olduğu mezara doğru yürüdü. Vural dışındakiler
mezarlara girmeden öğrencileri yönlendirdiler. Öğrenciler, mezarların
tavanından dökülenleri kaldırılıp buluntu katmanına geldiklerinde, fotoğraf ve
çizim için mecburen mezarlara girmek zorunda kaldılar. Uykusuzluk, yorgunluk ve
korkunun getirdiği stres konsantre olmalarını engelliyordu. Buluntu katmanına
gelindiğini haber alan kazı başkanı, bakanlık temsilcisiyle alana gelmiş, mezarları
tek tek gezip bilgi alıp ve genel bir değerlendirme yaparak alandan ayrılmışlardı.
Öğlen yemeği için birkaç öğrenci bırakılıp kampa gidildi.
Sunay’ı
çardakta oturmuş buldular. Gelenler durumunu sorup yemek sırasına girip
tabldotlarını alıp sessizce yemeklerini yediler. Suskunlukları kazı başkanının
dikkatinden kaçmamıştı. “Nejat ne oldu? Dut yemiş gibisiniz.” deyip bir kahkaha
attı. Nejat, “Yorgunuz galiba.” deyip geçiştirdi. O gün çizim ve belgelemeyi
tamamlayamadılar. Akşam yemeğine gitmek için hazırlandıklarında Selman, alan
sorumlusuna köye gitmesi gerektiğini belirtip ayrıldı. Yemekten sonra Sunay
kampta kaldı diğerleri mezarlara gelip öğrencilerden nöbeti devraldılar.
Karanlık çökmeden Selman’da gelmişti. İhsan, biraz odun toplayıp çay koymak
için ateş yaktı. Karanlık iyice çöktüğünde daha önce hiç dikkat etmedikleri
köpek sesleriyle ürperdiler. Selman, belindeki silahı göstererek “Bu gece
ruhların koruyucusunun ruhunu sahipsiz bırakacağım.” deyip bir kahkaha attı.
Vural, diğerlerini kızdıracak muziplikler yapıp uyudu. Diğerleri arafta bir
uykuyla sabah ettiler.
Ekip
geldiğinde Sunayı göremediler. Nejat, alan sorumlusuna sorunca “Gece çok
rahatsızlandı. İlçeye hastaneye götürdüm. Arabayla geçtiğimizi görmediniz mi?”
diyerek imalı bir biçimde yüzüne baktı. Nejat kekeleyerek “Arabayı gördük ama
siz olduğunuzu anlamadık. Peki nesi varmış?” diye sordu. “Bağırarak uyandı ve
bir türlü sakinleştiremedik. Bir iğne yapıp serum verdiler. Baygın biçimde
yatıyor. Yanına birini bırakıp geldik. Neyse bir an önce kazıyı bitirip bu
lanet yerden kurtulalım.” dedi.
Daha
ayrılmamışlardı ki Vural’ın mezarında büyük bir çığlık koptu ve herkes kaçıştı.
Alan sorumlusu “Ne oldu?” deyince, Öğrencinin biri korku dolu bir heyecanla,
“Yılan, yılan! Dev bir yılan var hocam.” diye cevap verdi. Öğrencileri alandan
uzaklaştırıp, kürekleri alarak mezarın yanına geldiler. Rengi solmuş, elleri
titreyen Vural, “Geri zekâlı, iğrenç hayvan mezara çöreklenmiş. Oinophoros’u
kaldırınca yarısı kabın içinde, yarısı altında durduğunu fark edip yere attım.
Az kalsın sokuyordu beni.” deyip yere tükürdü. Serkan yorgun bir sesle, “Gece
tamda böyle bir kâbus gördüm. Mezar koruyucu.” deyince Vural başını çevirip
yüzüne sinirli biçimde dik dik baktı. Alan sorumlusu Nejat’a bakarak, “Diğer
mezarlarda da olabilir, herkesi uyarın dikkatli olsunlar.” dedi. Selman gidip
uzun bir sopayla döndü. Diğerlerine “Siz küreklerle kenarda bekleyin, ben onu
çıkmaya zorlayayım.” deyip mezarın kapısına gitti. Yılan ortalıkta
görünmüyordu. Sopanın ucuyla Vural’ın tarif ettiği yeri biraz karıştırınca, bir
dirsek boyu kafasını kaldıran yılan, sopaya saldırdı. Selman denk getirmeye
çalıştıysa da mesafe uzak olduğu için sopa etki etmiyordu. Epey bir uğraşın
ardında pes ettiler. Vural, “Bırakalım, sakinleşince kendisi çıkar.” deyip,
gidip mezarın karşısına oturdu. Alan sorumlusu diğerleriyle öğrencilerin yanına
gidip “Korkmayın! Yılanlar, cesetle yağlanmış mezar toprağını severler.
Dikkatli olun bir şey olmaz. Neyse yemeğe gidip gelelim bir hal çaresine
bakarız.” deyip traktöre doğru yöneldi. Bir adım atıp durdu, Vural’a seslendi
“Sen burada kal. Biz yemeğe gidiyoruz.” diyerek el salladı. Vural, gözünü
mezardan ayırmadan “Tamam ben buradayım, siz gidin.” deyip sağ elini kaldırdı.
Kampa
gittiklerinde, Sunay çardakta sandalyeye tünemiş gibi oturmuş, öne arkaya doğru
hafif sallanıp duruyordu. Savaş bir sandalye çekip yanına oturdu. Sağ elini
omuzuna koyup “Nasılsın?” diye sordu. Sunay, kanlanmış gözlerle yüzüne bakıp “Çok
kötüyüm, gözlerimi kapadığımda ardı arkası kesilmeyen kabuslar görüyorum,
kafayı yiyeceğim.” Dedi. Savaş omuzunu sıvazlayarak “Korkma biz yanındayız,
kafaya takma, kalk bir şeyler ye.” diyerek ayağa kalkıp, Sunay’ın kolundan
tutup kalkmaya zorladı.
Yemekten
döndüklerinde Vural’ı oturduğu yerde göremeyen Selman, traktörden atlayıp
mezara doğru koştu. Bağırarak bir şeyler söyledi, ancak traktörün gürültüsünden
duyulmadı. Ardından bir iki el silah sesi duyuldu. Savaş, panikle traktörü süren
öğrenciye “Durdur, istop et!” dedi, atlayarak koştu. Diğerleri de onu takip
etti. Selman, “Yılan sokmuş, çabuk arabayı getirin! Acele edin!” diyerek
bağırıyordu. Mezarın kapısında Selman, bıçakla Vural’ın pantolonunu kesiyordu.
Diğerleri gelince “Beni görünce mezarın içine kaçtı. Acele edin!” deyince, alan
sorumlusu koşarak traktöre binip, kampa doğru gitti. Arabayla geri gelip sıtma
tutmuşçasına titreyen Vural’ı gördüğünde yüreğine büyük bir korku düştü. Zehir
yayılmasın diye, Selman sağ bacağını kalçanın altından sıkıca bağlamıştı. İhsan
arka koltuğa geçip ellerini uzatarak “Bana doğru uzatın.” dedi. Özenle Vural’ı
koltuğa koydular. Serkan ön koltuğa oturunca alan sorumlusu, arabaya patinaj
ettirerek hızlıca yola girdi. Tam onlar ayrıldığında kazı başkanı, bakanlık
temsilcisi ve Sunay traktörle alana ulaştılar. Öğrenciler, yolun öbür
tarafındaki ağacın altında kurttan korkan koyun sürüsü gibi kümelenmişlerdi.
Öğrencileri bu halde gören kazı başkanı, Nejat’a bakarak telaşla “Nasıl oldu?”
diye sordu. Nejat cevap verecekti ki “Zaman kaybetmeyelim, gel köye gidip bir
araba bulup hastaneye gidelim” dedi ve birlikte traktöre koştular. Hastane,
alana 20 km uzaklıktaydı.
Selman
elinde tabancayla kımıldamadan, gözünü mezarın içine dikmiş duruyordu. Bu
durumu gören Sunay, bayılıp yere kapaklandı. Savaş, bakanlık temsilcisi ve
öğrencilerden bazıları, koşup onu kaldırıp ağacın gölgesine taşıdılar ve
ayılması için termostaki soğuk suyu başından aşağı döktüler. Kız öğrencilerin
ağlamaları sinir bozucuydu. Daha önce kimsenin öfkeli görmediği Savaş, “Susun!
Zırlayıp durmayın!” diye bağırdı. Sunay biraz kendine gelince dönüp öğrencilere
“Ona göz kulak olun!” dedi ve Selman’ın yanına döndü.
Zaman
durmuş, geçmek bilmiyordu. Ellerinden bir şey gelmemenin yarattığı çaresizlik,
üzerlerine bir dağ gibi çökmüştü. Ekibe eziyet olan Akdeniz’in kavurucu sıcağı,
ağustos böceklerinin kulakları patlatırcasına şarkı söylemelerine engel
değildi. Alnından akan terleri sol eliyle silen Selman, böceklere ağız dolusu
küfretti. Sıcaktan bunalan Savaş, öğrencilere malzemeleri toparlayıp Sunay’ı da
alıp kampa dönmelerini söyleyince, bakanlık temsilcisi “Bende onlarla gidip
ilgileneyim.” dedi.
Öğrenciler
gidince bir türlü görünmeyen yılanı beklemekten sıkılan Selman, “Gidip gölgede
oturalım, bayılıcam şimdi.” deyip yolun öbür tarafına geçti. Savaş, “Köye gidip
hastaneye telefon edelim. Burada çaresizce beklemenin bir anlamı yok.” Deyince,
birlikte yola koyuldular. Köy 3 km mesafedeydi. Köyün meydanındaki postaneye
vardıklarında traktörün oraya park edilmiş olduğunu gördüler. Girip hastanenin
telefonunu bağlattılar. Telefonu açan kişiye vakayı anlattıklarında “O hasta
kente sevk edildi.” cevabını aldılar. Bunun üzerine kentteki devlet hastanesini
aradılar. Telefonu açan kişi, detaylıca kim olduklarını ve hastaya yakınlık
derecelerini sorduktan sonra “Maalesef eks oldu.” Dedi. Eks kelimesiyle benzi atan Savaş’ın elinden
telefon masaya düştü. Umutsuzca Selman’ın yüzüne bakarak dudaklarından “Ölmüş,
oğlum Vural ölmüş.” kelimeleri döküldü. “Haa siktir.” diyen Selman, sağ yumruğunu
masaya vurunca içerdekiler dönüp onlara baktı.
Telaşla
postaneden çıkıp traktörle jandarmaya gidip durumu anlattılar. Kendilerinin
kente gideceklerini, kamp alanında sadece öğrencilerin kalacağını, bundan
dolayı gece mezarları ve kampı beklemeleri konusunda karakol komutanına adeta
yalvardılar. Komutan babacan bir sesle “Merak etmeyin, siz gidin biz gerekeni
yaparız.” cevabını verdi. Kampa dönerlerken
mezarların yanına geldiklerinde traktörü durdurup, mezarın kapısına gidip
yılana baktılar. Selman, silahı çekip küfrederek mezara bir şarjör boşalttı. Savaş,
“Faydası yok, gidelim.” deyip onu çekiştirdi. Kampa traktörle geldiklerini
gören Sunay, durumdan şüphelenip öğrencilerin arasından sıyrılıp yanlarına
gitti. Savaş, eğilip fısıltı ile kötü haberi verdi ve kente gitmek için
hazırlanmasını istedi. Selman, 4. sınıfta okuyan Hasan’ı çağırıp durumu ona da
izah edip sorumluluğu ona verdi. Olanları bakanlık temsilcisine de anlattı.
Hazırlanmaları bitince Hasan onları traktörle köye indirdi. Postanede tekrar
hastaneyi arayıp Nejat’la bağlantı kurduktan sonra, kolay araba bulmaları için
Hasan traktörle ana yola bıraktı. Kente geldiklerinde direk hastaneye gidip,
kendilerini bekleyen Nejat’ı buldular. Gözleri kan çanağına dönmüş olan Nejat,
onları görünce kendini tutamayıp hıçkırarak ağladı. “Hiçbir şey yapamadık, adam
elimizde ölüp gitti.” deyip Selman’a sarıldı. Sunay düşmesin diye sağ koluyla
sarmış olan Savaş da iç çekerek hıçkırıklara boğuldu. Biraz sakinleşince Nejat,
“Cenazeyi memleketine götüreceğiz. Hoca her şeyi organize etti. Araba hocada
diğerleri onunla gidecek, biz otogara gidip bilet alalım” dedi.
Cenazeyi
gömdükten üç gün sonra kazıya geri döndüler. Hoca, “Bu şartlarda çalışmamız
mümkün değil, o lanet mezarları kapatıp sezonu bitirelim.” deyince alan
sorumlusu, evet anlamında başını sallayarak, “Yarın hallederiz Hocam, şimdi
biraz dinlenelim.” dedi. Dönüp yatmaları için ekibi uyardı, kendisi de odasına
geçti. Herkes yataklarına gitmiş, cırcır böceklerinin çığlıkları kampı bir
mezarlık alanına dönüştürmüştü. Çadırlardaki sessizliği Sunay’ın çığlığı bozdu.
Yatağından fırlayan yanına koştu. Kazı başkanı ona sarılmış korkmamasını
söyleyip saçını okşuyordu. Sunayla uğraşırlarken diğer çadırdan İhsan’ın
bağırtısını duydular. Savaş’la Selman koşup çadıra girdiklerinde, İhsan’ı
pikeyi kafasına çekmiş yatağın içinde titrerken buldular. Gecenin o saatinden
sonra hiç kimse uyuyamadı. Güneş ışıklarıyla traktöre binip mezarların yanına
gittiler. Jandarma ekip arabasına oturmuş onları bekliyordu. Alan sorumlusu,
çavuşa, kazı başkanın isteği doğrultusunda mezarları kapatıp, sezonu
bitireceklerini, söyledi. Kapı taşlarını yuvarlayıp, mezarları kapatıp, kazıp
kenara yığdıkları toprakla dromosları doldurdular. Kampı toplamaları bir
haftalarını aldı. Bu süre içerisinde de kâbuslar bitmedi. Yola çıktıklarında
herkes derin bir nefes aldı. Kente ulaştıklarında kazı başkanı, bakanlık
temsilcisi ve alan sorumlusu buluntuları teslim etmek için müzeye, diğerleri memleketlerine
dönmek için otogara gittiler.
Okullar
açıldığında; Nejat, Savaş ve Selman yüksek Lisans sınavını kazanıp asistan
kadrosu aldılar. İhsan ve Sunay okula gelmediler. Serkan’dan hiç haber yoktu.
Ekipteki bazı öğrenciler de bölümü bırakmış, dönmemişlerdi. Kalan üç kişi bir
taraftan yüksek lisans ve kadro almanın heyecanı diğer taraftan Vural’ın ölümü
ve diğerlerinin içine düştükleri psikolojik durumun üzüntüsünü yaşıyorlardı.
Bir araya geldiklerinde yaşananlarla ilgili konuşmamaya özen gösteriyorlardı.
Ancak, yaz ayı gelip kazı sezonu yaklaştığında gördükleri kâbuslar dayanılmaz
bir hal almıştı. Kazı başkanı kampı hazırlamaları için öncü ekip olarak onları
erkenden antik kente gönderdi. Mezarların yanından geçerlerken Selman,
doldurdukları alana bakıp uzunca küfretti. Aynı çadırda kalıp birlikte hareket
ediyor, kâbusla uyanan olduğunda birbirlerini sakinleştirmeye çalışıyorlardı.
Çok
stresli geçen o ve sonraki kazı sezonunda görülen kâbuslar dışında, olumsuz bir
şey yaşanmadı. Kentin farklı yapılarında çalışıldı ve mezarlar konusu bir daha
açılmadı.
İki
yıl geçmiş diğerlerinden haber yoktu. Okulda öğlen arası, üçü odada oturmuş çay
içip sohbet ediyorlardı. Savaş birden “Şimdi hatırladım.” dedi. Nejat “Neyi
hatırladın oğlum?” deyince “Dün gece gördüğüm kâbusu, yılan, Sunaya sarılmış
kafasını onun ağzından çıkarmış, çatal dili üzerinde Sunay’ın bulup kulağına
taktığı kozalak küpeyi gösteriyor ve tıslayarak bir şeyler söylüyordu.”
Korkudan uyandım. Odaya sessizlik çöktü. Tam o sırada doktorasını tamamlamış
olan alan sorumlusu kapıyı sertçe açarak, içeri girdi. Rüyanın etkisinde kalan
Nejat sıçrayarak ayağa fırladı. Alan sorumlusu “Duydunuz mu?” dedi. Nejat
heyecanla “Neyi?” diye sordu. Hoca söyledi, “Sunay kafayı yemiş, hastaneye
yatırmışlar. Durmadan sayıklayıp duruyormuş.” Savaş, “Diğerlerinden haber var
mı?” diye sordu. “Yok, Hoca bir şey söylemedi.” deyip sandalyeyi çekip oturdu.
Nejat, “Nasıl bir kâbusun içine düştük, bize de kafayı yedirecek.” diyerek
elleriyle yüzünü sıvazladı. Çok sevdikleri meslekleri, kâbusları olmuş ve kâbusların
ardı arkası gelmiyordu. Uzun süre sessizce oturdular.
Üç
ay sonra İhsan’ın intihar haberiyle yeniden şok oldular. Gördükleri kâbuslara
dayanamayarak kafasına sıkmıştı. Savaş, “Keşke gidip ziyaret etseydik, yalnız
bırakmasaydık, belki de böyle olmazdı.” diyerek hayıflandı. Başlarını önlerine
eğmiş olan diğerleri de onu tasdik ettiler. Selman, “Serkan’dan hala haber yok,
gidip onu bulalım bari.” Deyince, ertesi gün gidip bulmaya karar verdiler. On
günlük uğraşın ardından, Serkan’ın deniz kenarında turistik bir kasabada
olduğunu öğrendiler. Akşamüzeri kasabadaki salaş bir bardan içeri girdiklerinde
Serkan’ı barın önündeki taburede oturmuş bira içerken buldular. Arkadaşlarını
karşısında gören Serkan, şaşkın bir hareketle yüzünü ovuşturup saçlarını
sıvazladı. Daha önce alkol kullanmayan Serkan, arkadaşlarının böyle bir ortamda
kendisini görmelerinin mahcubiyetiyle ne diyeceğini bilemedi. Kısa bir
sohbetten sonra Serkan, “Hayatım alt üst oldu. Ailemle kavga edip evden
ayrıldım. Gördüğüm kâbuslar yüzünden yatağa girip uyumaya korkuyorum.” Dedi ve
elindeki bira şişesini göstererek, “Çare olmadığını biliyorum ama başka türlü
olmuyor.” deyip hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Kanlanmış gözlerini
arkadaşlarına dikerek, “Gözlerimi kapatınca o elinde meşale tutan lanet kadını,
kuduz köpeğini ve yılanı görüyorum. Bazen Sunay’ın çığlıklarıyla ve bazen de
Vural’ın öfkeli bakışlarıyla uyanıyorum.” deyip biradan büyük bir yudum aldı. Geceyi
birlikte geçirdiler. Yapılan sohbet ve tavsiyeler, bardaki sigara dumanlarına
karışıp başlarının üzerinde girdaplar oluşturmaktan başka bir şeye yaramadı.
Sabaha karşı Serkan, oturduğu yerde sızıp iniltiyle mırıldanıp durdu.
Arkadaşının içine düştüğü duruma yüreği burkulan Nejat, bakışlarını Serkan’dan
ayırmadan, derin bir iç çekip “Benim yaşadıklarım da bundan farklı değil.”
dedi. Serkan’a üzülseler de aslında herkes kendi yaşadıklarına iç geçiriyordu. Bir
gün sonra kendi kâbuslarıyla, umutsuzca geri dönmek zorunda kaldılar.
Yaşanan
olayla ilgili ekiple hiç konuşmamış olan kazı başkanı, bir toplantı yaptı.
Toplantıda yaşananlar için ne kadar üzgün olduğunu, böyle bir şeye sebep
olmanın üzüntüsünün tarifi olmadığını, belirtip konuşmaya devam ederken;
Selman, yanında oturan Savaş’ın kulağına eğilerek “Daha nelere sebep olacak
Allah bilir…” diye fısıldadı…


5 Yorum var
Yorum Yap
Email Adresiniz görünmeyecektir.*